Kendimce Düşünceler - 53: Bitiş Çizgisine Dalmak
Yemekte tuzunuz olsun. 🍲 Yargılarımız dünyamızı nasıl şekillendirir? 💠 Beşli Çağrışım: "Karayipler -> Maraş." 🏴 Oku: "Çıplak Ceset - Celil Oker" 📚 İzle: "Field of Dreams - Phil Alden Robinson" 🎬
Başlarken
Kendimce Düşünceler’in 53. sayısından herkese merhaba! Bilginin her yerde olduğu, gerçek duygu ve orijinal düşüncelerin ise sahne bulmakta zorlandığı bir çağda yaşıyoruz. Duygulardan çok dirençler, düşüncelerden çok safsatalar revaçta. Her sayıda, bilgiyle yoğrulmuş düşünceleri kelime baharatıyla pişirerek duygu kaplarında servis ediyorum. İki haftada bir pişen bu yemekte tuzunuz olsun isterseniz abone olmanız beni çok mutlu eder. Her zamanki gibi sevgi ve şans yanınızda olsun. 🍀
Atletizmde 100, 200 ve 400 metre koşularına sprint denir. Çevik proje yönetimi metodolojisine de devşirilen bu sözcük, temelde kısa mesafeyi hızlı koşmak anlamına gelir. Peki Olimpiyatlar ve Dünya Atletizm Şampiyonaları tarihinin en başarılı sprinteri kimdir? Az çok olimpiyat haberi izlemiş birisi buna herhalde Usain Bolt der. Lakabıyla anmak gerekirse Lightning Bolt (ing. yıldırım) 100, 200 ve 4x100 metrede kolay kolay kırılamayacak gibi görünen dünya rekorlarının sahibi olarak akla gelen en doğal aday olsa da, GOAT (tüm zamanların en iyisi) yarışında masada bir kişi daha var. Kadınlar ve erkekler fark etmeksizin tüm zamanların en çok altın madalya kazanan atleti olan, 200, 400, 4x100 (dünya rekorunun da sahibi) ve 4x400 metrede yarışmış, 2004’ten 2021’e kadar tam 5 olimpiyatta madalya kürsüsüne çıkmış olan Allyson Felix, GOAT yarışının diğer en doğal adayıdır. 2018’deki hamileliğinde, kızı Camryn’i zorunlu sezaryen ile 32 haftalık prematüre dünyaya getirdikten sonra, 2019’da ilk defa koşulan kadın-erkek karışık 4x100 metre yarışında altın madalya alması başlı başına bir geri dönüş hikâyesidir. Siyahi annelerin hastanelerde yaşadığı kötü muameleye dikkat çekmek için Amerikan Kongresi’nde ifade vermesiyle, hamile kalan atletlere yapılan ayrımcılığa dikkat çekmek için dünyanın en büyük ayakkabı firmalarından birini karşısına alabilmesiyle de her anlamda saygıyı hak eden bir devdir Felix.
Ancak ben şimdi size tarihin en iyisini değil, en çok isteyenini anlatacağım.
Aşağıdaki fotoğraf 2016 Rio olimpiyatları kadınlar 400 metre finalinden. 4 numaralı parkurda kılpayı ikinci olan atlet yukarıda genişçe bahsettiğim Allyson Felix. 7 numaralı kulvarda ise yarışı yatay olarak tamamlayan bir atlet var. İsmi Shaunae Miller. Atletizm kuralları dahilinde bitiş çizgisine dalmak (diving) serbest. Pek çok atletin çizgiyi önce geçmek için son anda başını ileri attığı görürsünüz. Ancak sprinterler genellikle büyük sakatlanma riskinden ötürü, Miller’ın yaptığı gibi çizgiye doğru yatay zıplamazlar. Felix bile gümüş madalyaya üzülmesine rağmen “ben asla dalmazdım,” demiştir. İzlemek isteyenler için videosu da burada.
Hayatta da çoğumuz bir şeyi, bir hedefi, bir sonucu, bir başarıyı istediğimizden bahsederiz. Ancak pek azımız bunu yaparken yerlere kapaklanmayı, kahkaha konusu olmayı veya en basit haliyle sevimli görünmemeyi göze alırız. Adil bir takas mı, ne dersiniz? (Tabii ki davranışlarımızın sonuçları ahlak ve vicdana sığmıyorsa o zaman çok istemenin sınırlarını da aşmışız, kim olduğumuzu unutmaya, şahsiyetimizi kaybetmeye yaklaşmışız demektir. Eşkıya filminde arkadaşına ihanet etmesinin nedenini aşık olmasına bağlayan Berfo karakteri gibi, bir ömrü vicdanımızın protestosuyla geçirmek de var. Burada paranteze elveda diyelim.)
Bahamalı atlet Shaunae Miller sadece çizgilere zıplayan değil, branşında gerçekten başarılı bir sprinter olsa gerek ki, 2020 Tokyo Olimpiyatları’nda da 400 metre altın madalyasını kimselere bırakmadı. Sakatlanmasaydı belki 2024’te de kazanacaktı. Bu arada 2023’te oğlu Maicel Uibo Jr.’ı kucağına aldığını da belirtmeden geçmeyeyim. Acaba hastalığıyla, uykusuzluğuyla, doydu mu, tuvaletini yaptı mı, yeterince büyüdü mü, başına bir şey geldi mi, iyi bir anne-baba mıyım endişeleriyle bir nevi fedakarlık kokteyli olan çocuk büyütme sprinti de (sprint diyorum çünkü çok hızlı büyüyorlar) bir olimpiyat altını kadar olmasa da, madalyayı hak eder mi? 😊
Başarının tanımını hayatın her yönünde arayan Kendimce Düşünceler’i okuduğunuz için tekrar teşekkürler. Hadi başlayalım.
Blogumdan
Her sayıda blogumdan bir pasaj paylaşıyorum.
Denklemi Sağlayın
Saate bakıyorum. Onu gösteriyor. Parmağa değil, işaret ettiği şeye bakacaksın akıllı! Dönüyorum, geç kaldım, artık orada yok. Zamanla yarışmak bu olsa gerek.
Apartmanların arasında kendiliğinden oluşmuş dar bir sokak. Sokakta avare dolaşan iki kişi. Kişilerin erkek çocukluğu; sesleri yuvarlak ve kararsız. Dışarıda onların değer yargılarına göre şekillenmiş bir dünya. Öyle köşelidir ki bu dünya, kurnaz bir yargıç Galileo Galilei'ye engizisyonun ellerinde Stockholm sendromu yaşatabilir. Sonra her yer grileşir. Köpeklerde de renk körlüğü ergenlikten sonra mı başlıyor?
Beşli Çağrışım
Her sayıda beşli çağrışım isimli bir oyun oynuyoruz. Oyunun amacı, birbiriyle başlangıçta ilintisiz görünen iki kişi veya kavramı beş maddede buluşturmak. Bu sayıda Karayipler’den yola çıkarak Maraş’a ulaşıyoruz. Beşli çağrışım önerileriniz için abonelere açık olan sohbet bölümüne beklerim.
Karayipler, Disney eğlence parkı olarak başlayan, daha sonra ise epik film serisine dönüşen Karayip Korsanları ile bilinse de, esasında yedi binden fazla adadan ve on üç egemen devletten oluşan önemli bir dünya bölgesi.
Karayiplerin en büyük üçüncü ülkesi olan Haiti’yi en çok, 2010’da yaşadığı ve üç yüz binden fazla insanın ölümüyle sonuçlanan deprem felaketiyle hatırlıyoruz. 1804’te Fransa’dan koparak bağımsızlığını kazanan ülke, 1915’te bu defa Woodrow Wilson başkanlığındaki ABD tarafından işgal edilse de, 1934’te ikinci defa bağımsızlığını ilan etmişti.
Yaklaşık 400 yıllık esaretten sonra elde ettikleri bağımsızlığı, paralarının üstüne, Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’nın da ulusal mottosu olan liberté, égalité, fraternité (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) sözcüklerini basarak kutlayan Haitililerin Wilson’un self-determination politikası altında işgale uğraması da hem ironik hem de trajik.
Fransa bayrağındaki renkler üzerinden bu ulusal mottodaki kavramları sinemaya uyarlayan Polonyalı usta yönetmen Krzysztof Kieślowski’nin Üç Renk üçlemesini anmadan geçmeyelim. Üçlemenin görece en popüler filmi olan Mavi’nin başrolünde Juliette Binoche’un kahvenin yanında dondurma ısmarladığı ve dışarıdan gelen flüt melodisini dinlediği meşhur sahneyi aşağıda paylaşıyorum.
Dondurma denince akla tabii ki Maraş gelir. Maraşlı Osman Ağa’nın, bölgesine göre değişen isimleriyle kar helvası / bici bici / karsambaç tatlısına salep ekleyerek ürettiği, orijinal adıyla “salepli karsambaç” bugün coğrafi işarete aday olan Maraş Dondurması’na evrildi. Maraş’ı keşke hep dondurmasıyla ansak, ancak bundan 3 yıl önce 6 Şubat 2023’te, tıpkı Haiti’nin 2010’da yaşadığı gibi ülkemiz de Pazarcık ve Elbistan merkezli üst üste iki büyük deprem felaketiyle sarsıldı ve etkilenen Maraş, Hatay ve Adıyaman illerimizde başta olmak üzere, resmi rakamlara göre 53 binden fazla yurttaşımızı yitirdik. Depremde hayata gözlerini yumanları rahmetle anarken, yakınlarını kaybedenlere baş sağlığı, bölge halkı başta olmak üzere tüm ulusumuza tekrar geçmiş olsun demek istiyorum.

Çok kare var ancak birçoğuna burada yer vermeye içim el vermedi. Fotoğraflarda, Hatay’da 52 saat enkaz altında kaldıktan sonra kurtarılan 8 yaşındaki Yiğit Çakmak var (Kaynak).
Okuduklarım
Her sayıda, okuduğum kitaplardan biri için Goodreads’e yazdığım incelemeyi paylaşıyorum.
Çıplak Ceset
Daha önce “Genç Yazarlar İçin Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu” isimli, yazarlık eğitimi türündeki kurgu dışı kitabını okuduğum ve dilini samimi bulduğum yazar Celil Oker 2019 yılında aramızdan ayrıldı, ancak geride Türkçe polisiye edebiyat için önemli dedektiflerden birini bıraktı: Remzi Ünal. Emekli bir pilot olan Remzi Ünal, adeta bir kara filmden çıkmış serinlik düzeyiyle edebiyatımızın diğer bilindik dedektiflerinden, söz gelimi Ahmet Ümit’in Başkomiser Nevzat’ından ayrılıyor. Remzi Ünal, boş zamanlarında bilgisayarında Flight Simulator oynayan, buzluktaki pizzasını mikrodalgada ısıtan, kendini savunmak için ileri yaşında başladığı (pek de uzman olmadığı) aikidoya güvenen, ayakları yere basan, son derece hayatın içinden bir karakter. İlkelerinin yanında küçük hesapları da var, konforlarının yanında korkuları da. Başkarakteri olduğu sekiz Celil Oker polisiyesi de, öncelikle isminden başlayarak ucuz romanlara benziyor. Ancak türün sevenleri için lafı dolandırmamasıyla, iyi sakladığı finaliyle, akıp giden anlatımıyla okunması arzu edilecek bir dizi. Serinin bu ilk kitabı, milenyumun eşiğinde, Boğaziçi Üniversitesi ekseninde geçiyor. O yılları nostaljiyle ananları da gülümsetiyor. Polisiye sevenlere rahatlıkla öneriyorum.
İzlediklerim
Her sayıda, izlediğim film veya dizilerden biri için yazdığım bir incelemeye yer veriyorum.
Field of Dreams
Iowa’lı bir çiftçi olan Ray Kinsella bir gün mısır tarlasındayken, ona bir beyzbol sahası inşa etmesini, eğer inşa ederse “o”nun geleceğini söyleyen bir ses işitir. Tarlasının bir kısmını iptal edip sahayı inşa ettiğinde, o yıl final maçlarında şike yaptıkları gerekçesiyle spordan men edilen 1919 Chicago White Sox beyzbol takımının, takım kaptanı “Pabuçsuz” Joe Jackson başta olmak üzere, sekiz oyuncuyla birden sahaya geldiğini görür. Hikâye bundan sonra dallanıp budaklanıyor tabii. 1982 tarihli aynı adlı romandan uyarlanan Field of Dreams (Düşler Tarlası), ilk defa yıllar önce video oynatıcımızdan izlediğim, sinema tarihinin en büyüleyici deneyimlerinden biri.
Sene 1989, başroldeki Kevin Costner’ın kariyer zirvesi Dances with the Wolves’tan bir yıl önce. Ray Kinsella karakterinin arayıp bulduğu inzivaya çekilmiş yazar Terence Mann rolünde (filmin uyarlandığı kitapta bu yazar J.D. Salinger’dır) Darth Vader’ın davudi sesi James Earl Jones, bu inançlı şüpheciye (oksimoron alarmı) ince ince hayat veriyor. Joe Jackson rolünde kariyerinin başlarındaki Ray Liotta çok iyi. Eski beyzbolcu ihtiyar doktor rolünde, kariyerinin sonlarında, efsanevi Burt Lancaster dalyan gibi heybetli.
Field of Dreams ilginç bir biçimde kadere de ikinci şanslara da yürekten inanan bir film. Durduğu nokta, babalar ve oğullar hakkında bir Salinger öyküsünü fanteziyle bütünleştirdiğinizde elde edeceğiniz nokta. Klasik Amerikan yazınının, doğayı ve duyguları bütünlüklü bir biçimde uzun uzun tasvir etme niteliği, filmin uyarlandığı kitapta da şaşmamış olsa gerek. Bu film, vaktiyle söylenmemiş, söylenememiş sevgi sözcüklerinin, birlikte geçirilememiş zamanın, hiç unutulmamış bir güzel güne ait hatıranın, tepilmiş fırsatların hayaletlerinin, belki doğuştan alın yazında olan o ulvi yola gitmek için bilerek tercih etmediklerinin filmi. İşittiğin doğruyu inkar etmemenin cesareti, inançla desteklemenin ve coşkuyla sevmenin filmi. Apple TV’den kiralayarak izleyebilirsiniz. Öneririm.
Kapatırken
Kendimce Düşünceler, sadık bir dost gibi, iki haftada bir pazar sabahları söz verdiği saat olan 09:00 sularında bülten formatında e-postalarınızdaki yerini alıyor. Size ilham vermesi, yukarıdaki gibi film ve kitap önerilerine erişebilmeniz için tek yapmanız gereken ücretsiz bir biçimde abone olmak.
Keyif aldıysanız kalp simgesine (❤️) tıklayarak beğenilerinizi gönderebilir, bültenin hemen altına yorum ekleyebilirsiniz (💬). Paylaşmak isterseniz restack butonunu kullanarak (🔁) ve aşağıdaki butona tıklayarak Kendimce Düşünceler bültenini paylaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere, sevgiyle kalın 👋









Çok keyifle okudum...Ellerinize emeğinize sağlık...Deprem kısmı cidden bir anda o günleri hatırlattı, üzdü...Kim bilir depremi fiziksel olarak yaşayanlar neler hissetmiştir. Ahmet Ümit araştırırken 13 Ağustos 2008 tarihli linkini parantezde verdiğim haberle karşılaştım bir zamanlar (https://bianet.org/haber/300-aydin-ergenekon-derinlestirilsin-kazanan-yurttaslar-olacak-108985)
Bu olaya ülke olarak tanık olduk, tarihimizde önemli kumpaslardandı, o nedenle bu listeye ciddi antipatim mevcut. Kendisi nasıl hissediyor onu da ona sormamız lazım.
Polisiye romanları ilgi çekici sürükleyici ama bana kısa sürede bitirmeden hiç bir iş yapamayacağım gibi bir bağımlılık yapıyorlar, korkuyorum:) Tekrardan ellerinize sağlık, çok keyif aldım.
Bu bültenlerden çok şey öğreniyorum. Heybeme yine araştırılacak bir şeyler, okunacak yazarlar ekledim. Sağolun.
Filmi izlemiştim. Amerikan rüyası filmi bir anlamda. Olmazları olduran, sonu güldüren, insanı gaza getiren, herşey mümkün hissi veren.
Teşekkürler :)