Kendimce Düşünceler - 60: Yapay Dağlar Yaratmamak
Önceliklendir ve başar. ☀️ İmkânsız. ✍️ Beşli Çağrışım: "Yapay Zekâ -> Sudan" 💭 Oku: "Şeffaflık Toplumu" 📚 İzle: "El Cuerpo" 🎬
☀️ Başlarken
Kendimce Düşünceler’in 60. sayısından herkese merhaba!
“Zoru başarırım, imkânsız zaman alır!” sözü kulağa motive edici gelse de, bir yandan da zoru seçmeye duyduğumuz gizli eğilimi ele verir. Bazı insanlar önlerine engel çıktığı için yorulmaz. Çünkü engel yaratmadan yaşayamıyordur. Okyanusu geçip derede boğulmak deyimi gibi, bazen detaylarla uğraşırken işin anlamını kaybederiz. Her sayıda, kısıtlı enerjimizi yalnızca en gerekli zorlukları aşmak için nasıl kullanabileceğimiz üzerine düşünüyorum. İki haftada bir, önceliklendirerek başarma deneyimine siz de eşlik etmek isterseniz bu yayına abone olmanız beni çok mutlu eder.
Her zamanki gibi sevgi ve şans yanınızda olsun. 🍀
James Thurber’ın 1939 tarihli kısa öyküsünden uyarlanan, yönetmenliğini ve başrol oyunculuğunu Ben Stiller’ın yaptığı The Secret Life of Walter Mitty filminde sevdiğim bir sahne var. Kayıp bir fotoğraf negatifini almak için fotoğrafçı Sean O’Connell’ın peşine düşen ve film boyunca İzlanda’dan Grönland’a kadar dünyanın türlü noktalarına giden Walter, nihayetinde Sean’ı Himalayalar’da bulur. Usta fotoğrafçı “hayalet kedi” olarak anılan bir tür kar leoparını objektifinden izlemektedir. Walter, bu hayvana “hayalet kedi” denilmesinin nedenini sorar. Sean ise şöyle cevap verir:
Güzel şeyler ilgi beklemez. / Beautiful things don’t ask for attention.
Dileyenler sahnenin tamamını buradan izleyebilir.
Filmin sonunda kayıp negatif umulmadık bir yerde bulunurken, Walter’ın hayatı çoktan geri dönülmez biçimde değişmiştir. Peki Walter bu heybetli dağlara yalnızca bir fotoğraf karesi için mi çıkmıştı? Gelin buna biraz bakalım.
Zen Budizminde gerçeklik algısı için üç aşamadan bahsedilirken şu örnek verilir:
Önce dağlar dağ, nehirler nehirdir.
Sonra dağ da yoktur nehir de.
Sonra tekrar dağlar dağ, nehirler nehir olur.
Bence bu örneğin anlatmak istediği şey şu:
İçgörünüz ve ruhsal seviyeniz yükseldikçe size başta engel gibi görünen konuların kalıcı ve bağlayıcı olmadığını anlayacaksınız. Sizin için adeta dağlar ve nehirler yok olacak. Daha sonra ise gerçek dünyayla karşılaşacaksınız, o dağların ve nehirlerin var olduğunu göreceksiniz; ancak onlar artık size engel olmayacak.
Zihninizde yok ettiğiniz dağlara boşu boşuna tırmanmaya çalışmayacaksınız.
Hollanda’da dağı bırak, doğru dürüst tepe bile olmamasına rağmen dağcılık sporunun oldukça yaygınlaşmış olması gibi, bazen engelleri kimse önümüze çıkarmasa da, onları kendi kendimize üretiriz. Böyle engel ve zorlamaları hedefin kendisine dönüştürenler olacaktır. Zorlukların yokluğunda hayat da eksikmiş gibi gelir. O noktada aslında soru bambaşka bir şeye dönüşüyor:
Ben bir dağı mı aşmak istiyorum, yoksa yalnızca hayatımda eksik olan yüksekliği mi arıyorum?
Aylaklık edeceğiniz bir pazar gününün hızla dolan programını düşünün. Veya birine sormaya imtina ettiğiniz için üzerinde günlerce uğraştığınız bir işlemi hayal edin. Kimseyle paylaşmayacağınız bir konuda derinlemesine bilgi edinmek için harcadığınız saatleri şöyle bir hesaplayın. Siz müdahale etmeseniz, üzerine düşmeseniz, gereğinden fazla önem vermeseniz daha kolay olurdu, değil mi?
Walter, kendisi farkında olmasa da dünyanın dört bir yanında ne kayıp negatifi, ne de fotoğrafçı Sean’ı arıyordu. Walter’ın aradığı şey aslında kendisi, yaşamak istediği hayattı. “Güzel şeyler ilgi beklemez,” prensibinden yola çıkarak; yaşam denilen güzel armağan zaten bir “hayalet kedi”ydi. Bazen deklanşöre basarak bu güzel izleği bozmamayı tercih etmek daha doğruydu. Kimi şeyler yalnızca uzaktan bakınca güzeldir. Yakalamaya çalıştığımız anda kaybolurlar.
Yaşamın doğallığı içinde kendimize tırmanılacak yapay dağlar yaratmamak gerektiğini anlatan bu yazıyı okuduğunuz için teşekkürler. Hadi başlayalım.
✍️ Blogumdan
Her sayıda blogumdan bir pasaj paylaşıyorum. Bu kısa öyküyü birkaç yıl önce bir atölyede yazmıştım. Yapay zekânın bu öyküyü bir tablo biçiminde resim haline getirmesini istedim. Sizce sonuç nasıl olmuş?
İmkânsız
Ablam bahçemizin beyaz güllerinden bir demeti sepetine koymuş getiriyordu. Şimdi depo olarak kullandığımız eski ahırın açık kapısından havanın güneşli olduğunu görebiliyordum. Biz güllerin güneşte solmaması için içerideydik. Benim görevim beyaz güllerden pürüzsüz görünen ve iyi açanları ayırmak, lekeli veya yeterince açmamış olanları kardeşimin sepetine atmaktı. Kardeşim bu gülleri bir ressam inceliğiyle maviye boyardı. Babamın kasketini ters takar, düşünürken fırçasını sigara tutar gibi ağzının kenarına götürürdü. Sonra güllere yeniden eğilirdi. Buraya “atölyem” derdi. Kuruyanları ağabeyim gelip kardeşimin bıraktığı çuvaldan toplardı. Bir defasında ağabeyimin, ahırın arkasındaki küçük pencereden rahmetli komşumuzun eşine bu güllerden birini uzattığını görmüştüm. O iyi abla bize bazen pencereden bir salkım üzüm bırakırdı. Boynunda evlilik yüzüğünü kolye gibi taşırdı. Ağabeyimle olamayacaklarını ikisi de bilirdi.
💭 Beşli Çağrışım
Her sayıda beşli çağrışım isimli bir oyun oynuyoruz. Oyunun amacı, birbiriyle başlangıçta ilintisiz görünen iki kişi veya kavramı beş maddede buluşturmak. Bu sayıda Yapay Zekâ’dan yola çıkarak Sudan’a ulaşıyoruz.
Geçtiğimiz hafta Dokuz Eylül Üniversitesi IEEE Computer Society’nin düzenlediği CS Connect’26 etkinliğinde “Yapay Zekâ ve Biz” isimli bir sunum yapma şansım oldu.
Yapay zekâyı hem teknik hem de teknik dışı bağlamda ele alırken, önemli bir konu olan nitelikli komut verme hakkında Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi roman serisinden Derin Düşünce’ye de akılda kalıcı bir örnek olarak yer verdim.
Yıllar önce okuduğum bu kült romanda en çok hoşuma giden detaylardan biri, galaksideki canlıların kulaklarına sokarak birbirlerinin dillerini rahatça anlamasını sağlayan babil balığıydı. Bu balık, farklı dillerin nasıl oluştuğuyla ilgili olarak kutsal metinlerdeki Babil Kulesi anlatısına bir göndermedir.
Not: Kitabın film uyarlamasında balığı nasıl resmettiklerini aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.
Bugünkü Irak topraklarında kurulmuş olan Babil’in Asma Bahçeleri, tarihçi Herodot’un bahsettiği Kadim Dünyanın Yedi Harikası’ndan biriydi. İkisi Anadolu topraklarında olan (Selçuk’taki Artemis tapınağı ve Bodrum’daki Halikarnas Mozolesi) bu harikalardan yalnızca Gize’deki Keops Piramidi günümüze kadar ayakta kalmıştır.
Piramitler denince aklımıza hemen Mısır, belki biraz zorlarsak Peru ve Meksika gelir. Ancak Sudan, Meravi antik kentinde bulunan 200’den fazla Nübye Piramidi ile dünyada en fazla piramide sahip ülke konumundadır. Bu bilgiyi ilk duyduğumda, aldığımız standart tarih eğitiminin ne kadar gelişime açık olduğunu düşündüm.
Bu sayıda beşli çağrışımı şöyle yaptık:
Yapay Zekâ → Otostopçunun Galaksi Rehberi → Babil Balığı → Kadim Dünyanın Yedi Harikası / Keops Piramidi → Nübye Piramitleri / Sudan
Siz de ilk ve son adımların arasında kendi istediğiniz gibi çağrışım yaparak yorumlarda paylaşabilirsiniz. Beşli çağrışım önerileriniz için abonelere açık olan sohbet bölümüne beklerim.
📚 Okuduklarım
Her sayıda, okuduğum kitaplardan biri için Goodreads’e yazdığım incelemeyi paylaşıyorum.
Şeffaflık Toplumu
Byung-Chul Han pek çoğumuzun “Yorgunluk Toplumu” kitabıyla bildiği Güney Kore’de doğup yetişmiş bir düşünür. 1980’lerin başında taze bir metalurji mezunuyken ve felsefenin F’sini bilmiyorken Almanya’ya edebiyat okumaya gelen yazar, burada alan değiştiriyor ve Heidegger üzerine felsefe doktorası yapıyor. Modern insanın neden sürekli tükenmiş, huzursuz ve tatminsiz hissettiğini anlatırken kullandığı sade ama sert dili, kanımca onu çağımızın en dikkat çekici filozoflarından biri hâline getiriyor. Han okumaya başlamak için en iyi seçimlerden biri olan Şeffaflık Toplumu kitabında ise çağımızın büyük yanılgılarından birine odaklanıyor: Her şey görünür olursa dünyanın daha dürüst ve daha güvenilir hâle geleceğine inanıyoruz. Oysa aşırı görünürlük, anlamı aşındırıyor. Gizem kayboldukça derinlik de azalıyor ve hayatlarımız giderek bir vitrine, ucuz bir filme dönüşüyor. Yazarın (belki eserlerini Almanca kaleme aldığından) son derece direkt cümleleri, insanın zihnine mıh gibi çakılıyor. Felsefeye ilgi duyanlara öneririm.

🎬 İzlediklerim
Her sayıda, izlediğim film veya dizilerden biri için yazdığım bir incelemeye yer veriyorum.
El Cuerpo
Morgdan gizemli bir şekilde kaybolan bir ceset, şüpheli olarak sorgulanan kocası ve olayı çözmeye çalışan emektar bir dedektif. Bu bir cümle dışında ne söylesem spoiler olacak bir filmden bahsetmek isterim.
2012 İspanya yapımı olan El Cuerpo (ing. The Body), tüm dünyanın 2016 yapımı Contratiempo (ing. The Invisible Guest) filmiyle tanıdığı yazar ve yönetmen Oriol Paulo’nun bir önceki filmi. The Invisible Guest’in en büyük esprisi, gerçeği parça parça ortaya çıkarması, seyirciyi diken üstünde oturtan atmosferi ve kendisini asla açık etmeyen şaşırtıcı finaliydi. Bu filmin de birebir aynı formüle sahip olduğunu söyleyebilirim. Bir artı olarak tek, genellikle de kapalı mekânda geçmesi atmosferi koyulaştırıyor. Yakın mesafeden bozuk para ile gösteri yapan bir sihirbaz gibi iddialı bir gösteri sunmuş oluyor. İspanyol filmleriyle ilgili sevdiğim taraf, tür olarak ister polisiye gerilim, isterse de romantik komedi olsun; kesinlikle toplumsal gerçekçi bir taraflarının da olması. Şu ana kadar tanışmadıysanız, iyi ve farklı bir İspanyol yönetmenle tanışmanız için özellikle öneririm. TV+ üzerinden izleyebilirsiniz.

✨ Kapatırken
Kendimce Düşünceler, sadık bir dost gibi, iki haftada bir pazar sabahları 09:00 sularında e-postalarınızdaki yerini alıyor.
İlham veren düşünceler, film ve kitap önerileri içeren bu yazılar birikir.
Kaçırmamak için abone olabilirsiniz.
Keyif aldıysanız kalp simgesine (❤️) tıklayarak beğenilerinizi gönderebilir, bültenin hemen altına yorum ekleyebilirsiniz (💬).
Paylaşmak isterseniz restack butonunu kullanarak (🔁) ve aşağıdaki butona tıklayarak Kendimce Düşünceler bültenini paylaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere, sevgiyle kalın! 👋






