☀️ Başlarken
Kendimce Düşünceler sezon arasındayken, arşivden seçtiğim yazıları bugünkü düşüncelerimle harmanlayarak iki haftada bir sizlere sunuyorum. Geçmiş yıllarda blogumda yayımladığım aşağıdaki yazıyı beğeneceğinizi umarım. Gerek bu yazılardan gerekse yeni sezonun ilk sayısından haberdar olmak isterseniz bu yayına abone olmanız beni çok mutlu eder.
Her zamanki gibi sevgi ve şans yanınızda olsun. 🍀
Vakit Öldürmek
Otis Redding’in (Sittin’ On) The Dock of the Bay diye ünlü bir şarkısı vardır. Aşağıda paylaşıyorum, dinleyebilirsiniz.
Dinlendirici, biraz buruk, biraz da dünyayı oluruna bırakmış bir şarkıdır. Anlatıcı sürekli olarak uzak yoldan geldiğini, ancak hayatında hiçbir şey olmadığını, bu yüzden kendisinin de körfezin iskelesine oturup gemileri izlediğini ve yalnız başına vakit öldürdüğünü tekrarlar. Şarkının nakaratında şöyle der:
I’m sittin’ on the dock of the bay / Wastin’ time
Körfezin iskelesinde oturuyorum / Vakit öldürerek
Şimdi bu şarkıyı dinlediğimde ilk aklıma gelen şu oldu. Japonların ikigai dediği, varlık nedeniniz, uğruna yaşadığınız şey, sizi motive eden kuvvet var ya. İşte bazen bunun için çabalarken, acaba hayatın yalnızca kendiliğinden kaynaklanan kıymetini ıskalıyor muyuz? Peki ya enerjimizi ne hayatın tadını çıkarmaya ne de hayatımızın anlamını bulmaya harcamıyorsak?
Paul Lafargue’ın 1883 tarihli Le Droit à la paresse adlı kısacık bir kitabı vardır. Fransız düşünür ve siyaset yazarı Lafargue bu eserinde dönemin sekiz saatlik iş günü tartışmalarından yola çıkarak, çalışma hayatının genel olarak nasıl örgütlendiğini sorgular. Bu yaklaşımını ise muzip bir ifadeyle “Tembellik hakkı” olarak adlandırır. Lafargue, uzun çalışma süreleri ile üretim fazlası ve israf arasında ilişki kurarken, geçmiş toplumların boş zamana daha fazla değer verdiğini ve bir kişinin değerinin yalnızca verimliliği üzerinden ölçülemeyeceğini belirtir.
Yine filozof, matematikçi ve aynı zamanda 1950 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olan Bertrand Russell’ın 1935 tarihli In Praise of Idleness and Other Essays (ya da mükemmel Türkçe çevirisiyle Aylaklığa Övgü) isimli eseri, gereğinden uzun çalışma sürelerinin yapay bir yoksunluk duygusundan kaynaklandığını; teknolojik gelişmeler ve otomasyon sayesinde iş gününün dört saate indirilebileceğini aktarır. Bu sayede özgür düşünceye, vicdan muhasebesine, yaratıcılığa ve kültüre daha fazla zaman ve enerji kalabileceğini savunur. Böylece meseleye özellikle entelektüel ve kültürel bir pencereden yaklaşmış olur.
Lafargue’ın da Russell’ın da dikkat çektiği esas konu çalışma hayatının nasıl şekillendiğiydi. Gel gör ki, yirmi birinci yüzyıla geldiğimizde, hele hele teknoloji devrimi ve Covid-19 pandemisiyle birlikte iş yapma biçimlerimiz kökten değişti. Uzaktan çalışma, platform ekonomisi ve freelance işler, iş ile özel hayat arasındaki sınırları yeniden çizdi. Çalışanların işten beklentileri de değişirken, esneklik beraberinde başka bir meseleyi de gündeme getirdi: güvence.
Prekarya (Precariat), kelime kökeni olarak Precarity (Türkçesi: Güvencesizlik) ile proletaryanın kombinasyonundan oluşuyor. Geleceğine yönelik iş ve yan hak güvencesi sınırlı olan, ne kadar gelir elde edeceğini öngörmekte zorlanan, çoğu zaman bireysel olarak yaptığı kısa süreli işler üzerinden para kazanan ve genellikle işle ilgili bir topluluğa ait olmayan insanları tanımlayan bir tabir. İngiliz ekonomist Guy Standing kavramı 2011 tarihli The Precariat kitabıyla yaygınlaştırdı. Kitaplarında bu kesimin yaşadığı kaygının ve yalnızlığın toplumda yaratacağı problemlere değiniyor.
Standing’in önerdiği çözümlerden biri, insanların ekonomik koşullarından bağımsız olarak belirli bir temel gelire sahip olması. Bu imkânın ekonomik stresi azaltacağını, insanların kendilerine daha uygun işler seçebilmelerine alan açacağını aktarıyor. Herkesin böyle bir temel gelire sahip olması fikrine yönelik eleştirilerden biri, bunun teknolojinin ve insanlığın ilerlemesini yavaşlatabileceği yönündedir. Bu görüşe göre insanları motive eden en büyük güç, diğerlerinden daha fazla kaynağa erişme arzusudur; rekabetin azalması da birçok sektörde çalışacak insan bulunamaması riskini doğuracaktır. Bu konuda bugüne kadar yapılan çeşitli deneylerin sonuçları ise çalışma isteğinin bütünüyle ortadan kalkacağı yönündeki kaygıları genel olarak desteklemiyor. İnsanlığın ulaştığı üretim kapasitesine rağmen ekonomik refahın herkese aynı ölçüde ulaşmaması ve pek çok insanın zamanının büyük bölümünü çalışmaya ayırması, üzerine düşünmeye değer bir çelişki.
Bu yazıyı ilk yazdığımda, Russell’ın hayal ettiği otomasyonun bugünkü karşılığını yapay zekâda görmüştüm. Ancak aradan geçen zamanda şu soru hâlen cevapsız:
Yapay zekâ gerçekten kendimize ait daha fazla boş zaman kalmasını mı sağlayacak, yoksa artan verimlilik zamanla çalışma hayatındaki beklentilerimizi de değiştirecek mi?
En başa dönersek, Redding’in şarkısı bütün bunları süslü cümleler kurmadan anlatıyor. Bir yerde aylaklığa övgü niteliği taşıdığı için de güzel. Bazen yalnızca körfezin iskelesine oturup gemilere bakarak düşünmek demektir hayat. Diğer türlü yıllar sonra, bütün bu koşturmaca içinde “Acaba ben ne yaşamıştım?” diyebilir insan.
Son bir not: Redding bu şarkıyı kaydettikten üç gün sonra, 10 Aralık 1967’de bir uçak kazasıyla hayata gözlerini yumduğunda yalnızca 26 yaşındaydı. Şarkı sanatçının ölümünden sonra listelerde bir numara oldu. Ruhu şad olsun.
✨ Kapatırken
Kendimce Düşünceler, iki sezon boyunca sadık bir dost gibi iki haftada bir pazar sabahları e-postalarınızdaki yerini aldı. Şimdi yaz molasında; arşivden yenilenen yazılarla görüşmeye devam ediyor, üçüncü sezonuyla sonbaharda yeniden dönecek.
Yeni sezonun ilk sayısını kaçırmamak için abone olabilirsiniz.
Keyif aldıysanız kalp simgesine (❤️) tıklayarak beğenilerinizi gönderebilir, bültenin hemen altına yorum ekleyebilirsiniz (💬).
Paylaşmak isterseniz restack butonunu kullanarak (🔁) ve aşağıdaki butona tıklayarak Kendimce Düşünceler bültenini paylaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere, sevgiyle kalın! 👋





Arşiv unutmaz unutturmaz. Teşekkürler adaşım 😊