Kendimce Düşünceler - 51: Sadece Yüzelim mi?
Kilitli zihin odalarınızın çilingiri. 🔑 Hayaller sebebe muhtaç mıdır? 🐑 Japon tarihini tanıyalım. ⛩️ Oku: "Ötekiyle Konuşmak - Malcolm Gladwell" 📚 İzle: "Wake Up Dead Man - Rian Johnson" 🎬
Başlarken
Kendimce Düşünceler’in 51. sayısından herkese merhaba! Zihnimizin odalarının bazılarının kapısı kilitli, öyle ki odada ne olduğunu bile unutmuşuz. Her sayıda, ardındaki güzellik ve derinliği görebilmek için bu kilitli odalardan birini açacak bir anahtar yontmaya çalışıyorum. İki haftada bir bu kapıları beraber açmak isterseniz abone olmanız beni çok mutlu eder. Her zamanki gibi sevgi ve şans yanınızda olsun. 🍀
Bir işe başlarken sonucuyla ilgili beklentinizi düşük mü tutarsınız, yoksa yüksek mi? Aslında soruyu şöyle de sorabilirim, kayıplara üzülmemeyi kazançlara sevinmeye yeğler misiniz? Belki kayıp ve kazanca bakışımızla ilgili olarak önce işin bilimsel yanına göz gezdirmek doğru olacak.
Davranışsal ekonominin kurucusu sayılan Nobel ödüllü Daniel Kahneman’ın beklenti teorisinde yer verdiği bir bilişsel ön yargı var: kayıptan kaçınma (loss aversion). Bu ön yargıya göre insanlar kayıplara kazançlara oranla daha yüksek tepki veriyor. Yani bir işin içinde yüzde bir bile kaybetme ihtimali varsa, kazancı çok daha az olan garanti alternatifini tercih ediyorlar. Yine Kahneman’ın çalıştığı bir başka ön yargı olan batık maliyet yanılgısı (sunk cost fallacy) daha da ilginç. Bu ön yargıya göre, insanlar kaybetmeye başladıklarında telafisi mümkün olmayan yatırımları boşa gitmesin düşüncesiyle kaybettiren işten vazgeçmek de istemiyorlar. İronik olan şu; insanlar en çok kaçındıkları kayıpla bir kez karşılaşınca, kaybetmeyi de durduramıyorlar.
Yalnızca ekonomik de değil, her yaptığımız işte içten içe bize çelme takan sabotajcılarımız olur. Metaforik bir yüzme müsabakasında olduğunuzu düşünün. Bileklerinize ağırlıklar bağlayarak havuza atlıyorsunuz. Buradaki düşünceniz şu; hedefinize ulaşamazsanız bahaneniz hazır, bileklerinizde ağırlıklar vardı ve başaramamanın sorumluluğu size ait değil. Diyelim ki bir şekilde hedefinize vardınız. O zaman da işin gururu artacak. Bileklerinizdeki ağırlıklara rağmen hedefinize ulaştınız, herkesten daha zor şartlardaydınız, gururlanmak hakkınız. Kulağa nasıl geliyor? Her durumda kazanıyorsunuz değil mi? Beklentiyi düşük tutmak gibisi yok. Gerçekten öyle mi? Artık şu bileklerimizdeki ağırlıkları çıkarsak mı?
Epiktetos’un bilgece sözünün tam yeri:
İnsanları üzen olayların kendisi değil, sadece olaylar hakkındaki yargılarıdır.
Beklentimizi düşük tutup sonunda üzülmemeye çalışmak bizi mutlu etmez. İyiyi, güzeli, yükseği kuvvetlice hayal etmek, çaba göstermek ve nihayetinde bunlara ulaşamamak bizi ancak anlık olarak üzebilir. Bu yolda kazandıklarımızı ise kaybetmemizin olanağı yoktur. Asıl mücadelemiz zaten dışarıyla değil içeriyledir. Kabullendiğimiz gerçekliğin sıkıcı maskesini, benliğimizdeki ejderlerle savaşarak hareketlendirebiliriz.
Suya atlarken giydiğiniz bir can yeleği gibi sizi kollayan Kendimce Düşünceler’i okuduğunuz için tekrar teşekkürler. Hadi başlayalım.
Blogumdan
Her sayıda blogumdan bir pasaj paylaşıyorum. Siz de eski yazılarınızın üzerinden geçerken minik değişiklikler yapıyor musunuz?
Soylu Hayaller
Gerçekten saygıdeğer hayaller; ortada belirgin bir olasılık yokken, yazı tura atılan para havada asılı kalmışken; henüz o, peri masallarında veya zekâ oyunlarında sıkça karşına çıkan ikiye ayrılmış yola gelmemişken, duble yolda, öyle pek de trafik olmayan saatlerde ilerlerken; ne tan doğarken, ne güneş batarken; terlemezken ve de üşümezken; yani normalde hayal kurmana sebep olacak şartlar oluşmamışken ortaya çıkanlardır. Bu çoğu zaman kendinle ilgili değildir, ihtimal bir kişiyle bile ilgisi yoktur. Soylu bir hayal, bir babanın çocuğunun istikbaline ilişkin kurduğu zararsız hayaldir. Bir tuğla binaya bakarken, insanın gözünde çakan gelecek düşleridir. Otobüsle Manisa'ya bile gitmezken, uzaya gitmeyi beklemektir. Çok tanımadığın, öyle görür görmez de vurulmadığın bir yüzü özlemektir. Çölün ortasındayken, kapalı kutudaki koyunun nefes aldığından emin olabilmektir.
Beşli Liste
Bilmek, öğrenmek, ilgi duymak bence bir iştah meselesi. Kültürel sermayenizi arttırmak, yelpazenizi ve bakış açınızı geliştirmek için her yere bakmanız gerekiyor. Belki o yüzden Bergman’ın Persona’sını da seviyorum, söz gelimi Michael Bay’ın The Rock’ını da. Çocukluğumdan beri izlediğim animelerin ise yeri ayrı. Televizyonda çizgi film kuşağında yayınlanan Dragonball’dan, evde Betamax video kaseti olan They Were Eleven’a (hemen aşağıda Youtube’dan paylaşıyorum, 1986 tarihli çok iyi bir sci-fi), daha geçen yaz senelik iznime eşlik eden Attack on Titan’a kadar her imkân ve dönemde animeleri severek tükettim. Sonunda belki bir tür hegemonya aracı olduğunu akıldan da çıkarmayarak, Japon kültürü hakkında birçok şey öğrendim.
Meraklısına, Japonya’nın hangi dönemini anlattığı bilgisiyle beraber öyle yüzlerce bölüm ve bir ton filler içermeyen, film ve dizi formatlarında anime önerileri bu sayıdaki beşli listenin konusu.
Samurai Champloo: Feodal yapının iyice kuvvetlendiği ve samurayların uzun süre itibar gördüğü ancak sonlara doğru dara düşmeye başladıkları Tokugawa Şogunluğu, diğer bir deyişe Edo döneminde (1603-1868) geçen 26 bölümlük bir dizi.
Rurouni Kenshin: Edo dönemi sonrası ülkenin izolasyonist politikasını bırakıp hızla dış ticarete açılarak kapitalistleşmeye başladığı, efendisiz samuraylar olan roninlerin ise sosyal hayattaki değişimi takiben birçok insanla beraber zorluk yaşadığı İmparator Meiji döneminde (1868-1912) geçen 95 bölümlük bir dizi.
Kaze tachinu - The Wind Rises: Askeri anlamda kuvvetlenmeye başlayan Japonya’nın katılmadığı Birinci Dünya Savaşı’nı uzaktan gözlemleyip uçak ve havacılık sektörüne yatırım yapmasını genç bir mühendis üzerinden anlatan, İmparator Taisho döneminde (1912-1926) geçen, usta yönetmen Hayao Miyazaki’nin 2013 tarihli filmi.
Hotaru no haka - Grave of the Fireflies: İmparator Hirohito, diğer bir deyişle Showa döneminde (1926-1989) geçen, 1945’teki atom felaketinin hemen ardından barınma ve yiyecek sıkıntısı yaşayan bir ağabey ve kız kardeşin hüzünlü hikâyesini anlatan 1988 tarihli film.
Hadashi no Gen - Barefoot Gen: Oldukça grafik bir biçimde resmedildiği üzere 1945’te atom bombasının düşme anından başlayarak geçen üç yılı anlatan, yine Showa döneminde geçen 1983 ve 1986 tarihli iki filmlik bir seri.
Okuduklarım
Her sayıda, okuduğum kitaplardan biri için Goodreads’e yazdığım incelemeyi paylaşıyorum.
Ötekiyle Konuşmak
Malcolm Gladwell’i Blink, Outliers ve Tipping Point gibi kitaplarından tanıyanlar yazarın temel meselesine aşinadır. Gladwell incelikli seçilmiş konu başlıklarıyla, sezgilerimizin, ön yargılarımızın ve bağlamı okuma biçimimizin bize etkilerini anlatır her seferinde. Ötekiyle Konuşmak (Talking to Strangers) aynı telden çalmaya devam ediyor ve “insanları neden yanlış anlıyoruz?” sorusunu güç, güven, beden dili ve sosyal varsayımlar üzerinden örneklerle yanıtlamaya çalışıyor. Kitapta özellikle ilgimi çeken bölümler, casusluk yaptığı yönündeki kuvvetli delillere rağmen güvenilir görünümüyle insanların yıllarca sorgulamadan kabul ettiği Ana Montes vakası ve Ponzi numarasının mucidi Bernie Madoff’un kurduğu sahte düzeni yıllarca ifşa etmeye çalışan ancak ciddiye alınmayan Harry Markopolos vakası oldu. Kitabın finalinde yer alan, Sandra Bland’ın iç burucu tutuklanma hikâyesi ise Blink’te anlatılan ve yalnızca evinin önünde otururken ön yargıların kurbanı olarak vurulan Amadou Diallo vakasını hatırlattı. Kitabın bazı bölümlerini Gladwell’in ele alış tarzı cesur olsa da, konuların hassasiyeti açısından rahatsız edici bulanlar olabilir (okurken anlarsınız). Bunun dışında yine öğretici ve zihin açıcı bir kitap olarak öneriyorum.

İzlediklerim
Her sayıda, izlediğim film veya dizilerden biri için yazdığım bir incelemeye yer veriyorum.
Wake Up Dead Man
Daniel Craig’in canlandırdığı film karakterlerinden favorim olan James Bond değil, az bir farkla Benoit Blanc, bunu artık net olarak söyleyebilirim. 2019’da başlayan Rian Johnson imzalı Knives Out (Bıçaklar Çekildi) serisinin üçüncü filmi Wake Up Dead Man: A Knives Out Mystery, seriyi biraz daha atmosferik bir tona taşırken, polisiyenin en eğlenceli alt türü olan whodunnit (katil kim?) janrının edebiyattaki ustalarından John Dickson Carr’a da açıkça gönderme yapıyor. Türün canlanmasında elbette Shakespeare uyarlamalarından tanıdığımız Kenneth Branagh’ın 2017’den itibaren üç klasik Agatha Christie polisiyesini, pek tabii ki dedektif Hercule Poirot’ya da bizzat can vererek beyaz perdeye taşımasının etkisi büyük. Netflix orijinal yapımı olan Knives Out ise “keşke her yıl yeni bir tane çıksa” denecek düzeyde eğlenceli. İkinci film Glass Onion’dan üç yıl sonra gösterime giren 2025 tarihli Wake Up Dead Man, merak uyandıran senaryosunun çekirdeğine inanç ve siyaset ilişkisini koyuyor. Tümü çok iyi olan oyunculardan Glenn Close’a ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Usta aktris sekiz defa ıskaladığı Oscar heykelciğine belki bu performansıyla kavuşur. Netflix’ten izleyebileceğiniz filmi, türün hayranlarına keyifle öneriyorum.

Kapatırken
Kendimce Düşünceler, sadık bir dost gibi, iki haftada bir pazar sabahları söz verdiği saat olan 9:00 sularında bülten formatında e-postalarınızdaki yerini alıyor. Size ilham vermesi için tek yapmanız gereken ücretsiz bir biçimde abone olmak.
Keyif aldıysanız kalp simgesine (❤️) tıklayarak beğenilerinizi gönderebilir, bültenin hemen altına yorum ekleyebilirsiniz (💬). Paylaşmak isterseniz restack butonunu kullanarak (🔁) ve aşağıdaki butona tıklayarak Kendimce Düşünceler bültenini paylaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere, sevgiyle kalın 👋




Çok güzel bir giriş olmuş. Bol belirsizlikler içeren bir süreçte bu yazıyı okumak iyi geldi ;)
Aslında uzun uzun yazdım da, daha çok kendime yazmış gibi oldum. Paylaşmak istemedim. Düşüncelerimi anlık olarak yazıya dökmek bile iyi geldi, bu okuma sonrasında :)
Severek okuyoruz :)))
Öncelikle ellerinize sağlık, yine harika bir yazı. Keyifle okudum. Ben elden geldikçe ne düşük ne yüksek eğer mümkünse optimize etmemiz gerektiğini savunuyorum-yani gerçekçi olmayı.
''İnsanları üzen olayların kendisi değil, sadece olaylar hakkındaki yargılarıdır.'' Stoacı filozofa ait bu söze gelince bu o kadar da basit değil-nedeni şu: Inputlar alıyorsun----Beyin işliyor bu verileri---Output veriyor...Şimdi bu düşünceyi savunanlara şunu sormak istiyorum bu inputlar çoğu zaman duygularımızdır hatta her zaman duygularımızdır.
Hepsi makinede işlenirken (beyinde) bize sormadan bir yığın nörotransmitter salgılatıyor sonuçta yığınla bağlantılar-sinapslar kuruluyor vee output oluşuyor. Bir düğmemiz var mış ama ona basmıyormuşuz gibi durum sıkça lanse ediliyor.
Eğer ouput'u saklamak yanlış output'u takdim etmekse maksat bu durumda da yine neyin ne oluduğunu bilerek kafamızı kuma gömmüş olmuyor muyuz?
Daha basit söyleyeyim sıcak su elimizi yaktı sesimizi çıkarmadık sanki yanmamış gibi :)))