Kendimce Düşünceler - 57: Boyunun Ölçüsünü Almak
Vazgeçebilme korkunuzu yenin. ☀️ Kitapların arasında gül kurutmak. ✍️ Beşli Çağrışım: "Bahar -> O Brother, Where Art Thou?" 💭 Oku: "Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?" 📚 İzle: "Weapons" 🎬
☀️ Başlarken
Kendimce Düşünceler’in 57. sayısından herkese merhaba! Bir yere, bir kimseye, bir şeye alışmak tüy kadar hafifken, vazgeçmek çoğu zaman külçe demir gibidir. Bazen vazgeçmekten öyle korkarız ki, tahammülü konfor, yıpranmayı deneyim kazanmak zannederiz. Her sayıda dünyaya biraz daha dışarıdan bakarak, vazgeçebilme korkularımızı gidermenin yollarını arıyorum. İki haftada bir pazar sabahları, vazgeçebilme korkumuzu birlikte yenmek isterseniz bu yayına abone olmanız beni çok mutlu eder. Her zamanki gibi sevgi ve şans yanınızda olsun. 🍀
René Goscinny’nin yazıp Morris’in çizdiği Lucky Luke, namıdiğer Red Kit çizgi roman serisinin en ilginç karakterlerinden biri kasabanın cenaze levazımatçısı olan Mathias Bones’tur. Yaz kış giydiği frak ve silindir şapkasıyla, kamburunu çıkarıp gezen bu beyefendiyi hatırladınız mı?
Genellikle sırtında zar zor taşıdığı tabutla ve yanında akbabasıyla gördüğümüz Bones, kasaba meydanındaki düellolardan önce elindeki mezurasıyla düellocuların boylarını keyif içinde ölçer. Bu hayali vahşi batı kasabasında sayılı esnaftan birinin tabutçu olması beni her seferinde güldürürken, aklıma da bir şehir efsanesini getirir.
Evcil pitonu son zamanlarda hiçbir şey yemediği için endişelenen sahibi, yılanı bir veterinere götürür ve zavallı hayvanın çok hasta olduğunu, günlerdir ağzına lokma koymadığını, geceleri de halsizlikten biricik sahibinin yanına boylu boyunca uzandığını söyler.
“Yılanınız hasta değil,” diye yanıtlar veteriner.
“Sadece sizi yutup yutamayacağını anlamaya çalışıyor. Bu yüzden de kendine yer açıyor.”
Güzel Türkçemizde “boyunun ölçüsünü almak” diye hafif tehditkâr bir deyim var. İddialı olduğunuz bir konuda, koyduğunuz hedef yolunda görkemli bir başarısızlığa uğradığınız, iddianıza tezat olarak yetersizliğinizi anladığınız anlar için kullanılır. Üç kuşak ücretli işçi iken borçla balık restoranı açmak da olabilir bu, veda gecesinde İşte Öyle Bir Şey şarkısını söyleyip konservatuar sınavına girmek de; ilk başarılı projenizden sonra idareci olmaya çalışmak da olabilir, iki ay vücut geliştirip Ironman’e katılmak da. Peki boyumuzun ölçüsünü almak konusunda neden bu kadar savunmasızız? Çünkü insan bazen ufka bakmakla kalmaz, bakarken dönüşüm geçirir. Friedrich Nietzsche’nin İyinin ve Kötünün Ötesinde kitabında dediği gibi:
Uzun süre bir uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine doğru bakar.
Bazen kendimi bir şeyi çok isterken yakalarım. O an kendi içimde şunu tartarım; bu isteğim bir hayal mi, heves mi, yoksa hedef mi? Gerçekten istiyor muyum, yoksa sadece vazgeçmek mi istemiyorum, aradaki farkı çoğu zaman ancak kaybettikten sonra mı anlıyorum? Bazen bir hayale o kadar uzun dalarız ki, hayallerimiz bize hedef gibi görünmeye başlar. Oysa bu, kamikazeliğe soyunmaktan farksızdır. Bu durumda hem düellocu biz oluruz, hem tabutçu. Koynunda yılanı besleyen de biz oluruz, aç kalan yılanın kendisi de.
Boyunun ölçüsünü almak, çoğu zaman cesaretin değil, yanlış ısrarın sonucudur.
Olgunluk da işte böyle isteklerimizi dizginleyebilmekte, enerjimizi hedeflerimize yönlendirebilmekte değil midir?
İsteklerimizi ayırt edebilmek ve yerli yersiz boyumuzun ölçüsünü almamak için bazen sadece derin bir nefes almak gerektiğini hatırlatan bu sayıyı okuduğunuz için teşekkürler. Hadi başlayalım.
✍️ Blogumdan
Her sayıda blogumdan bir pasaj paylaşıyorum.
Kitaplar Çiçek Açtı
O an sırtımı raflara dayayıp ayaklarımı uzatmış olsaydım, açtığım kitabın arasından kayan gül yaprağını dağılmadan koruyabilirdim. İhtimal bir genç kız kurutmuştu. O sıra yine ihtimal, aşk çoktan bitmişti. Unutulan genç oğlan ayakta kalırken, terk edilen çiçeğin düşüşü, narin bütünlüğünün sonu olmuştu. Ne yapalım? Kütüphanede yere oturmak sadece filmlerde yapılan bir hareketti. Gerçekler soğuktu.
💭 Beşli Çağrışım
Her sayıda beşli çağrışım isimli bir oyun oynuyoruz. Oyunun amacı, birbiriyle başlangıçta ilintisiz görünen iki kişi veya kavramı beş maddede buluşturmak. Bu sayıda bahardan yola çıkarak “O Brother, Where Art Thou?” filmine ulaşıyoruz.
Gün dönümü ve baharın gelişi, ilk çağlardan beri dünyanın her yerinde şenliklerle kutlanır. Cermen mitolojisinde Ostara (Easter) baharın gelişini müjdelerken, hem doğuda hem de batıda bereketi simgeleyen yumurtalar boyanır.
Bahar (ing. Spring) ABD’nin en yaygın kasaba ismi olan Springfield’a da yansımıştır. The Simpsons çizgi dizisinin geçtiği Springfield ismi de “herhangi bir kasaba” algısını vermek için bilinçli olarak seçilmiştir.
The Simpsons’ın başkarakteri Homer Simpson, ismini dizinin yaratıcısı Matt Groening’in babasından almıştır. İsim bildiğiniz gibi İlyada ve Odysseia destanlarının anlatıcısı Homeros’tan gelir.
Odysseia’nın başkarakteri Odysseus veya Latinleştirilmiş ismi ile Ulysses, Truva Savaşı’ndan sonra eve dönüş yolunda denizde yıllarca kaybolur. Efsanenin bu yıl gösterime girecek Christopher Nolan uyarlamasından başka, James Joyce’un başyapıtı Ulysses’te olduğu gibi daha sembolik uyarlamaları da mevcuttur.
Bence en ilginç Odysseia uyarlaması ise Coen Kardeşler’in çektiği 2000 yapımı “O Brother, Where Art Thou?”’dur. Eşi Penelope’ye dönmek için tayfasıyla birlikte hapisten kaçan Ulysses, yolda sirenlerden Helios’un sürüsüne, kahin Tiresias’tan John Goodman’ın canlandırdığı metaforik kiklopa kadar efsanedeki birçok engelle karşılaşır. Aşağıda filmin bizzat oyuncular tarafından seslendirilen harika soundtrack’i “I Am a Man of Constant Sorrow”’u bulabilirsiniz.
Bu sayıda beşli çağrışımı şöyle yaptık:
Bahar → Springfield → Homer/Homeros → Odysseia/Ulysses → “O Brother, Where Art Thou?”
Siz hangi adımları buldunuz çok merak ediyorum. 😇 Yorumlara ve önerileriniz için abonelere açık olan sohbet bölümüne beklerim.
📚 Okuduklarım
Her sayıda, okuduğum kitaplardan biri için Goodreads’e yazdığım incelemeyi paylaşıyorum.
Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?
Ekonomi profesörü olmasının yanı sıra uzun yıllardır siyaset sahnesinde de olan Yannis Varoufakis’in 2023 tarihli kitabı nihayet dilimize de çevrildi. Varoufakis, 2013 tarihli “Kızımla Ekonomi Sohbetleri: Kapitalizmin Kısa Tarihi” kitabında olduğu gibi, yine konuşma diline yakın bir yazım dili tutturuyor. Mad Men dizisi, Einstein’ın teorileri veya mitolojiden de örnekler vererek; yani son derece zor bir konuyu herkesin anlayabileceği bir biçimde somutlaştırarak okuyucuya hitap ediyor. 2009 sonrasında Eurozone’un kırılgan ekonomili ülkelerini vuran Avrupa borç krizi kapsamında, troyka olarak anılan IMF, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası ile çetin bir müzakere yürüttüğü kısa bir maliye bakanlığı dönemi de olan yazar, akademik bilgiyi kendi deneyimleriyle harmanlayarak, kapitalizmin yaşadığı krizler neticesinde sona ermek yerine teknofeodalizm sistemi şeklinde devam ettiği analizini yapıyor. Bu analize göre piyasalar dijital platformalara evriliyor. Big tech ise yeni feodal düzenin derebeyleri olarak bu yeni düzenin içinde yer alıyor. İnsanların bilerek veya bilmeyerek paylaştığı çok yüksek oranda veri ile kullanıcıların tercih sandığı tüm davranışlarına yön verildiğini; bu yeni düzende kullanıcı pozisyonundaki herkesin esasında serf rolünü üstlendiğini anlatıyor. Yaşadığımız çağı yorumlamak için okuma listenize almanızı kesinlikle öneririm.

🎬 İzlediklerim
Her sayıda, izlediğim film veya dizilerden biri için yazdığım bir incelemeye yer veriyorum.
Weapons
Geçmişte, tekrarlı ve genellikle de muhafazakar temaları, görsel efekt teknolojisinin gelişimiyle giderek komik kalan canavarları ve ciddi yönetmenlerin nadiren tercih etmesiyle kenarda köşede kalmış olan korku türü, geçtiğimiz yirmi yılda tekrar saygınlık kazandı. Son yıllarda insanları etkileyen travma ve acı noktalarını irdelemek üzere metaforları kullanan, türü en genel anlamda korku olan çok iyi filmler izledik. 2025 tarihli Zach Cregger filmi Weapons da bunlardan biri.
Maybrook isimli bir kasabada, aynı gecede aynı sınıftan 17 öğrenci gizemli bir biçimde kaybolur ve geride yalnız tek öğrenci kalır. Hikâyenin seriminde önem arz eden karakterlerin gözünden ve bazıları zamanda geri dönüşler de içeren ayrı ayrı epizotlar biçiminde, ortadaki gizemin artan bir gerilimle çözülmesini izliyoruz filmde. Yönetmenin başlangıç ve sonuç bölümlerinde başvurduğu anlatıcı fikri çok iyi. Çok iyi olan ikinci epizottan sonra filmin atmosferi bir miktar kaysa da, tüm ipuçlarının finale bizi yavaş yavaş götürdüğünü söyleyebilirim. Filmin ana teması bana göre bağımlılık, buna bağlı olarak istismar ve silahlaşma (adı üstünde). Öylesine iyi işlenmiş ki, bittikten sonra insanın ağzında acı bir tat kalıyor. Hemen her karakterin bir tür bağımlılık içinde olduğu söyleyebileceğimiz senaryoyu, finale doğru body horror diyebileceğim türe meyletse de, özellikle kara mizah kullanımı ile başarılı buldum. 2008 tarihli Let the Right One In’den tema ve 2017 tarihli Get Out’tan atmosfer anlamında oldukça etkilendiğini düşünüyorum, ikisinin de çok kaliteli yapımlar olduğunu belirteyim. Bir eksi nokta olarak benim türde en sevmediğim öğe olan jumpscare (ani korkutma) tekniğine birkaç yerde başvuruluyor, ancak rüya şeklindeki bu sekanslar dahi karanlık olmaktan ziyade parlak ve renkli. Türün meraklıları kaçırmasın. HBO Max’tan izleyebilirsiniz.

✨ Kapatırken
Kendimce Düşünceler, sadık bir dost gibi, iki haftada bir pazar sabahları söz verdiği saat olan 09:00 sularında bülten formatında e-postalarınızdaki yerini alıyor. Size ilham vermesi, yukarıdaki gibi film ve kitap önerilerine erişebilmeniz için tek yapmanız gereken ücretsiz bir biçimde abone olmak.
Keyif aldıysanız kalp simgesine (❤️) tıklayarak beğenilerinizi gönderebilir, bültenin hemen altına yorum ekleyebilirsiniz (💬). Paylaşmak isterseniz restack butonunu kullanarak (🔁) ve aşağıdaki butona tıklayarak Kendimce Düşünceler bültenini paylaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere, sevgiyle kalın 👋






Yine dolu dolu harika bir eser olmuş yazınız. Hem çok besleyici hem de keyifli. Kaleminize sağlık.
Müsaadenizle; Yakın zamanda bitirdiğim bir kitapta (Hayalini Yorganına Göre Uzat-Acar Baltaş) boyunun ölçüsünü almak konusunu öz güven ve öz saygı ayrımından bahsederek işlemektedir. Anlattığınız hayal mi hedef mi konusu tam da bu ayrıma denk gelmektedir. (öz saygı sınırlarımızı bildiğimiz durum) Çok güzel işlemişsiniz. Keyif aldım.
Önerdiğiniz kitabı hemen sipariş ediyorum çünkü şuanda okuduklarımdan birisi ''İhanete Uğrayan Devrim'' L. Trotçki devamında önerdiğiniz bu kitabı okursam sanırım bu sistemlere olan merak ve bilgi açığımı belki bir az kapata bilirim.
Lafı çok uzattım söylenecek çok şey var hele bu kadar dolu dolu bir yazı okuduktan sonra...
Ellerinize sağlık...
Eline sağlık Utku abi. Aşağıdaki satırları çok beğendim, notepad'e kopyaladım direkt. Benim için üzerine düşünülmesi gereken bir paragraf olmuş :)
"Bazen kendimi bir şeyi çok isterken yakalarım. O an kendi içimde şunu tartarım; bu isteğim bir hayal mi, heves mi, yoksa hedef mi? Gerçekten istiyor muyum, yoksa sadece vazgeçmek mi istemiyorum, aradaki farkı çoğu zaman ancak kaybettikten sonra mı anlıyorum?"