Kendimce Düşünceler - 59: Başına İyi Şeyler Gelebileceğine İnanmak
Kaygıyla mücadele. ☀️ Karadut. ✍️ Beşli Çağrışım: "Tom Cruise -> Pentatonik Gam" 💭 Oku: "Gösteri Peygamberi" 📚 İzle: "Sinners" 🎬
☀️ Başlarken
Kendimce Düşünceler’in 59. sayısından herkese merhaba!
“Bütün dünya bana karşı!” ruh hâli, hezeyan içerdiği kadar kibir de barındırır. Çünkü bu sözün, dile getirilmemiş bir “bütün dünyaya karşı ben!” anlamı da vardır. Kaygının türlü biçimleri, bu karşılıksız mücadelede, sizi bir yandan kahraman, bir yandan suçlu hissettirir. Oysa asıl mücadele dünyayla değil, zihninizin size kurduğu hikâyeyle. Her sayıda kaygıya karşı olan bu mücadelenin nasıl yapılması gerektiği üzerine düşünüyorum. İki haftada bir bu düşüncelere eşlik etmek isterseniz bu yayına abone olmanız beni çok mutlu eder.
Her zamanki gibi sevgi ve şans yanınızda olsun. 🍀
A.A. Milne’nin küçük oğlu Christopher Robin için satın aldığı peluş oyuncaklardan esinlenerek yazdığı Winnie the Pooh öykülerini bilirsiniz. Walt Disney lisans haklarını aldıktan sonra dünyaca ünlü bir çizgi filme de dönüşen öykülerde bence en ilginç karakter, pembe kurdeleli kuyruğu ve düşük kulaklarıyla hatırlayacağınız eski gri eşek Eeyore’dir.
Eeyore, sürekli düşüp kaybolan kuyruğu, yıkılan evi ve hep kendi üstüne yağmur yağdırıyor gibi hissettiği portatif kara bulutuyla adeta bir üzüntü abidesidir. Peki, Christopher Robin’in diğer oyuncakları genellikle mutluyken bu eşekçik neden hep üzgündür? Eeyore’un problemi mutsuz olması değil, mutsuzluğunu normal sanmasıdır. Çünkü o, kendisinin başına iyi şeylerin gelebileceğine inanmaz. Bu çoğu zaman fark etmeden benimsediğimiz bir duygu.
Olumsuzluk önyargısı, zihnimizin kötü olanı, iyi olandan daha güçlü hissetmesi, daha uzun hatırlaması ve daha çok önemsemesidir. Bu yüzden paylaştığınız bir gönderiye onlarca iyi yorum gelirken, sizin aklınız hep o tek kötü yoruma gider. Başınıza gelen en kötü olayları saymanız istense saniye düşünmezken, en iyi olayları hatırlamak için hafızanızı zorlamanız gerekir. Kötü ihtimaller daha gerçekçi gelir; oysa bu noktada büyüyen ihtimalin kendisi değil, algınızdır. Çünkü insan zihni, hayatta kalmak için iyiye değil, tehlikeye odaklanacak şekilde evrimleşmiştir. Kaygı, geleceğin değil, kontrol edememenin hikâyesidir. Peki olumsuzluk önyargısı nelerden beslenir?
İlki toplum ve birey normlarının uyuşmazlığına ve giderek normsuzluğa ilişkin Durkheim’ın ortaya koyduğu anomi kavramı. Sosyokültürel ve demografik yapısı hızlı değişmiş ve/veya büyük felaketler, krizler yaşamış toplumlar kısa sürede ahlaki, sosyal, hatta ekonomik normlarını kaybeder. Normlarını kaybetmiş toplumlarda ise bireyler tecrit, amaçsızlık, kaygı ve kırılganlık hallerine gark olur. Bunun pek çok çıktısından biri ise süregelen bir karamsarlık hâlidir. Neyin iyi neyin kötü olduğunun muğlak olduğu bir duygu-düşünce dünyasında zihnin her şeyi tehdit olarak algılamaya başlaması doğaldır.
İkincisi ise empati eksikliği ve karşılaştırma yapma yetisini kaybetme durumudur. Yaz geldiğini ve iş yerinizde klimanın çalışmadığını düşünün. Muhtemelen “İçerisi cehennem gibi oldu!” tabirini de kullanarak şikayetlerinizi bildirirsiniz. Peki yazın ortasında döner tezgâhının önünde gününü geçiren ocakçıya ne demeli? Ona sorsanız belki klimasız ofiste oturmayı daha iyi sayabilir. Şimdi, ihaleyi artırıyorum; bir çimento fabrikasında 1500 derece ısıda çimento pişiren fırının önünde duran işçiyi ne yapacaksınız? Dünyadaki cehennem denilen bu işin yerine, insana sıcak havada bile olsa döner kesmek daha cazip gelebilir. Ama mesele kimin daha kötü durumda olduğu değil. “En kötüsü hep benim başa gelir,” ruh hali sizi karamsarlık konusunda da tatminsizliğe götürür. Çünkü bu defa da size göre kötüleri yarıştırmaya başlarsınız.
Esasında her ateş farklı yakar.
Bir ateş pişirirken, diğeri dönüştürür.
İyimserliğin bir huy değil, bir tercih olduğunu düşünüyorum. İyimser benimiz, eşeğin kuyruğunu çiviyle tutturmaz, kopmasının nedenini merak eder. Yaşadığı bataklığa farklı gözle bakmayı, evini yeniden yapmayı öğrenir. Yağmur bulutları peşimizi bırakmıyorsa o zaman da belki norm karmaşasını bir yana bırakıp yağmurluğumuzu dolaptan çıkarmak gerekir.
Karamsarlığın farklı yüzlerine ışık tutmayı amaçlayan bu yazıyı okuduğunuz için teşekkürler. Hadi başlayalım.
✍️ Blogumdan
Her sayıda blogumdan bir pasaj paylaşıyorum. Bu da küçürek bir öykü.
Karadut
Küçüğün dondurması elinden kayıp yere düşmüş. Karanlığı cılız sokak lambaları aydınlatır. Hawaii gömlekli, gümbürgöbek bir adam geliyor. Adamın yüzü seçilmiyor. Hiçbir şey demeden inceliğini yapıyor ve gidiyor.
- "Küçük Bey’e bir top karadut daha çek!”
💭 Beşli Çağrışım
Her sayıda beşli çağrışım isimli bir oyun oynuyoruz. Oyunun amacı, birbiriyle başlangıçta ilintisiz görünen iki kişi veya kavramı beş maddede buluşturmak. Bu sayıda Tom Cruise’dan yola çıkarak pentatonik gama ulaşıyoruz.
Bu yıl Tom Cruise’a film endüstrisine on yıllar boyu yaptığı katkılardan dolayı onursal Oscar ödülü verildi. Genellikle daha yaşlı isimlere verilen bu ödüle, ünlü aktör 64 yaşında sahip oldu.
Bundan 38 sene önce Cruise, 1988’in en iyi filmi Rain Man’de Dustin Hoffman’a başrolde eşlik ederek bir yandan Hollywood’da saygınlık kazanırken, aynı yıl çektiği Cocktail filmindeki yakışıklı barmen rolüyle bir yandan da 80’lerin arzu nesnesi olmaya devam ediyordu.
Cocktail filminin soundtrack’indeki bir parça, o yılın Grammy ödüllerinde yılın şarkısı seçilecekti. “Don’t Worry, Be Happy” isimli şarkı, şu an bile mırıldanabileceğimiz melodisiyle akılda kalırken, böyle büyük bir ödülü kazanan ilk akapella eser oluyordu.
Şarkıyı yapan ve seslendiren Bobby McFerrin, sözlerini ünlü guru Meher Baba’nın popüler olmuş “endişe etme, mutlu ol” mantrasından yola çıkarak bu felsefeye göre yazmıştı. Örneğin:
In every life we have some trouble
But when you worry you make it double
McFerrin aşağıdaki TED video kesitinde pentatonik gamın gücünü kullanarak, bir salondaki insanlara nasıl doğaçlama olarak müzik yaptırabildiğini gösterirken, sinirbilimine de sürpriz bir katkı yapmıştı. 3 dakikanızı ayırarak bu videoyu izlemenizi özellikle tavsiye ederim.
Bu sayıda beşli çağrışımı şöyle yaptık:
Tom Cruise → Cocktail → Don’t Worry, Be Happy → Bobby McFerrin → Pentatonik Gam
Kaygı konusuyla açılan bir sayının “Don’t Worry, Be Happy” ile kesişebilmesi bu zincirin en ilginç yönlerinden biri.
Siz de ilk ve son adımların arasında kendi istediğiniz gibi çağrışım yaparak yorumlarda paylaşabilirsiniz. Beşli çağrışım önerileriniz için abonelere açık olan sohbet bölümüne beklerim.
📚 Okuduklarım
Her sayıda, okuduğum kitaplardan biri için Goodreads’e yazdığım incelemeyi paylaşıyorum.
Gösteri Peygamberi
Yeraltı edebiyatına ait eserleri modernizm eleştirisi sayılabilecek, sert ve bıçak sırtı bir yazar Chuck Palahniuk. İlk romanı Fight Club’ın, biraz da film uyarlaması sayesinde çok popüler olmasının ardından hızla birbirinden ilginç romanlar yayınladı, hatta yıllar sonra Fight Club’ın devamını grafik roman formatında hazırladı. Palahniuk’u severim, çünkü bir formül üzerinden giden, o yüzden herhangi bir kitabı belirli bir düzeyin altına inmeyen bilinçli bir romancı. Gösteri Peygamberi onun ikinci romanı ve Fight Club’la birebir aynı formatta, yani gerçekten birebir diyebilirim. Oradaki isimsiz anlatıcı burada Tender Branson olmuş, Tyler burada Adam, Marla Singer burada Fertility Hollis. Yine başladığı yerde biten bir hikâye ve toplumun arzularına oynayan bir tür kült lideri olan protagonist. Yanında da gereğinden fazla detay. 11 Eylül’ün hemen öncesindeki dünyayı hatırlamak için bile okunabilir. Yazarı sevenlere önerilir.

🎬 İzlediklerim
Her sayıda, izlediğim film veya dizilerden biri için yazdığım bir incelemeye yer veriyorum.
Sinners
1930’larda Jim Crow yasalarının gölgesinde Mississippi’de yaşayan siyahi bir genç, özgürlüğü ya kilisede arardı ya da blues müziğinde. Ryan Coogler’ın 2025 tarihli flaş filmi Sinners’ta, çete yaşamını geride bırakarak kasabalarına dönen ikiz kardeşler Smoke ve Stack, siyahların özgürce eğlenebileceği bir gece kulübü açar. Kasaba papazının oğlu olan kuzenleri Sammie’nin metafizik düzeye ulaşan gitar yeteneğiyle ortaya koyduğu müzik ise beklenmedik ziyaretçileri kulübe çekecektir.
Öncelikle Sinners’ın senaryosunun son derece katmanlı ve metaforlarla dolu olduğunu ifade etmek gerekiyor. Müzik filmde çok yoğun bir yer kaplıyor. Piyanist Delta Slim karakterinin dediği gibi, “blues” bu topluluğa zorla kabul ettirilmemiş tek şey. O kadar güçlü ki, farklı zamanları, dilleri ve kültürleri aynı zeminde buluşturabiliyor. Aşağıdaki harika sahnedeki gibi:
Filmde vampir folklörü üzerinden temsil edilen kültür empozisyonu (beyaz adamın dili, inançları, adetleri, nihayetinde her şeyin metaforu olan müziği) ve pusuda bekleyen Ku Klux Klan, bu topluluğa karşı iki büyük tehdit olarak seyirciye gösterilirken; Smoke’un eski eşi Annie’nin Hoodoo uygulayıcısı olması üzerinden inşa edilen köklere dönüş bunun karşısında duruyor. Filmin sonuna cesurca göz kırpan kilisedeki açılış sahnesindeki kırık gitar sapını ise yine metaforik olarak istavroz sembolüne benzetmek de olası. Kamyonette karşılaştıkları ve öldürdükleri engerek yılanı üzerinden de okursak, film boyunca asıl günahkarın kim olduğu tartışılıyor.
Coogler’ın Tarantino’dan etkilendiği, sabırlı diyalogları ve keskin karakterleriyle açıkça görülüyor. Kulüpteki kan gölü üzerinden Inglorious Basterds’tan Django Unchained’e, hatta senaryo anlamında From Dusk Till Down’a kadar selam çakıyor. Ancak kesinlikle ucuz film imajı vermeyen, daha çok eğlenceli bir epik olmaya soyunan orijinal bir film bu. HBO Max üzerinden izleyebilirsiniz, öneririm.

✨ Kapatırken
Kendimce Düşünceler, sadık bir dost gibi, iki haftada bir pazar sabahları 09:00 sularında e-postalarınızdaki yerini alıyor.
İlham veren düşünceler, film ve kitap önerileri içeren bu yazılar birikir.
Kaçırmamak için abone olabilirsiniz.
Keyif aldıysanız kalp simgesine (❤️) tıklayarak beğenilerinizi gönderebilir, bültenin hemen altına yorum ekleyebilirsiniz (💬).
Paylaşmak isterseniz restack butonunu kullanarak (🔁) ve aşağıdaki butona tıklayarak Kendimce Düşünceler bültenini paylaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere, sevgiyle kalın! 👋





