Kendimce Düşünceler - 52: Anlamlı Rastlantılar
Eşikleri birlikte geçelim. 🚪 Kışın gün ağarmadan sokağı izlediniz mi? 🌅 Haldun Dormen -> Harper Lee. 🎭 Oku: "Prokrastineyşın - Timothy Pychyl" 📚 İzle: "Sentimental Value - Joachim Trier" 🎬
Başlarken
Kendimce Düşünceler’in 52. sayısından herkese merhaba! Yaşamımız boyunca bazı kapıları açar, bazılarını da kaparız. Zaman zaman öyle kapılar olur ki içeri adımımızı atmaya çekiniriz. Her sayıda eşikleri geçebilmemiz için düşünceler derliyorum. İki haftada bir zihinlerimizi birleştirmek, eşikleri birlikte geçmek isterseniz abone olmanız beni çok mutlu eder. Her zamanki gibi sevgi ve şans yanınızda olsun. 🍀
2001 tarihli Serendipity filminde başkarakterler Sara ve Jonathan (Kate Beckinsale ve John Cusack) aşk hikâyelerini kaderin ellerine bırakırlar. Sara telefon numarasını, Gabriel Garcia Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk kitabının içine yazar. Jonathan ise bir banknotun üstüne. “Kısmet olacaksa olur,” fikriyle hem kitabı hem de parayı New York şehrinde dolaşıma sokar, sonra da rüzgârda uçuşan yapraklar gibi yıllarca oradan oraya savrulurlar. Tesadüf eder mi?
Serendipity kelimesi, Serendip’in Üç Prensi isimli masaldan türetilmiştir (Serendip, Sri Lanka’nın eski isimlerinden biri. Bu masal da polisiye türünün atası sayılır). Bence en güzel çevirisi “Anlamlı Rastlantı”. İlk bakışta bu da bir oksimoron gibi duruyor esasında. Tesadüflerin anlamı olabilir mi? Filmde Jonathan on yıl boyunca her gördüğü kitapçıda bıkıp usanmadan Kolera Günlerinde Aşk’ın, içinde Sara’nın telefon numarası olan cildini arar. Tam da o romanın başkarakteri Florentino Ariza’nın sevdiği kadına ulaşmak için yarım yüzyıl beklemesi gibi. Şimdi bu sabırlı arayışların sonucunda olmayacakların olmasının tesadüfler dışında bir anlamı yok mudur?
Marcus Aurelius’u hiçbir yerden duymadıysanız bile Gladyatör filminin kötü adamı Commodus’un bilge babası olarak hatırlarsınız. Roma İmparatorluğu’nun en uzun süreli barış dönemi olan Pax Romana’nın son imparatoru olan Aurelius, aynı zamanda Kendimce Düşünceler’in harf oyunuyla adını miras aldığı “Kendime Düşünceler” isimli Stoacı felsefi eserin de yazarıdır. Orada şöyle diyor:
Yazgının sana ayırdıklarını hoş gör; alın yazısının sana arkadaş olarak verdiği insanlara gelince, sev onları, hem de olanca gücünle.
Tanıdığımız bir Marcus Aurelius daha var. O da Türk vatandaşlığına geçtikten sonra adını Mehmet olarak değiştiren Brezilyalı orta saha Marco Aurelio. A Milli Futbol Takımı için ilk devşirildiği dönem tartışmaların odağı olan Mehmet, üçüncü olduğumuz 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda takımın değişmez bir parçasına dönüşmüştü. Kaderin karşısına çıkardığı arkadaşları sevmişti. Peki onu takımda tutan şey ismindeki değişiklik miydi, yoksa anlam arayışında gösterdiği sebat mı?
Hayat sizi her zaman adınızla çağırmaz, bazen sizi Marco’yken Mehmet yapar. Bazen gönlünüzden çıkmayacak biriyle karşılaştırır, harekete geçmezseniz burnunuzun ucuna kadar getirir ama gizler. Bazense tek yapmanız gereken şey beklemektir, sabırla beklemek. Hayatın küçük şiirselliklerini fark etmek, uygun düşen anlamları görmek için doğru durmak, her şeye rağmen kendin olmaya, kendini bulmaya çalışmak ne iyidir! Adımız bizde saklı; yazgıya kollarımızı açarken yaşamaya emek vermek ne kadar iç rahatlatıcıdır!
Anlamlı rastlantılar için gözünü dört açmayı seven Kendimce Düşünceler’i okuduğunuz için tekrar teşekkürler. Hadi başlayalım.
Blogumdan
Her sayıda blogumdan bir pasaj paylaşıyorum.
Eve Dönüş
Ne zamandır ayaktayım bilmiyorum. Sabah ayazı içimi ürpertiyor, sık örgülü bir yeleğim olsun isterdim. Boş bir mutfak balkonundan geriye, kiremitsiz binaların örttüğü kente bakıyorum. Yağmur geceden yağmış, demirlerin eskiliğinde paslı sular birikmiş, kokuyor. Martılar kıyıdan bu denli içeri girmeye tenezzül etmiyor. Dar sokaklar topuk ve çıngırak seslerini geç gelen bir duygusallıkla yankılıyor. Oysa bebeklerin ve terk edilmişlerin göz yaşları donmuş, kirpikleri yanıyor. Parmak uçlarım, yalın ayak olma ihtimalim, cepsizliğim, artan aydınlıkla bağdaştıramadığım sessizlik, seslisizliğim, parmak uçlarımdaki hissizlik… Soğuk galiba, içeri giriyorum. Yalnızlığın formları arasında dolaşmış oluyorum.
Beşli Çağrışım
Bu sayıda ne zamandır yapmadığımız beşli çağrışım oyununa geri dönüyoruz. Oyunun amacı, birbiriyle başlangıçta ilintisiz görünen iki kişi veya kavramı beş maddede buluşturmak. Bu sayıda Haldun Dormen’den yola çıkarak Harper Lee’ye ulaşıyoruz. Beşli çağrışım önerileriniz için abonelere açık olan sohbet bölümüne beklerim.
Türk tiyatrosunun çınarı Haldun Dormen’i geçtiğimiz hafta ışıklara uğurladık. Kendisini 90 yaşında sahneye çıktığı Gogol’ün Müfettiş oyununda izlerken, nasıl da replik atlamadan oynadığına hayret etmiştim. Görünen o ki sanat insanı yaştan bağımsız tutuyor.
Dormen, 1986-1993 yılları arasında TRT’de Kamera Arkası isimli kült bir program sundu. Sosyal medyada bu ara sıkça dolaşan Audrey Hepburn röportajı (ben de hemen aşağıda paylaşıyorum), Hepburn’un UNICEF iyi niyet elçisi olarak ülkemizi ziyaret ettiği 1988 yılındandır ve bu programda yayınlanmıştır.
Audrey Hepburn’ün yer aldığı yapımlardan en meşhuru herhalde Oscar kazandığı Roma Tatili filmiyle birlikte, hem aktris hem de trendsetter olarak 60’lara damga vurduğu Tiffany’de Kahvaltı (Breakfast at Tiffany’s) filmidir. Tiffany & Co. mücevherat dükkanının önündeki ikonik Holly Golightly karakterini kolayca hatırlarsınız.
1961 tarihli filmin senaryosu, uyarlandığı 1958 tarihli novellanın da yazarı olan Truman Capote’a aittir. 20. yüzyılın nevi şahsına münhasır kişiliklerinden Capote’yi, dilimize de çevrilen erken dönem romanı “Başka Sesler, Başka Odalar” ve en önemli eseri sayılacak bir kurgudışı roman olan “Soğukkanlılıkla" (In Cold Blood) ile tanıyoruz.
Capote’un Alabama’daki çocukluğunu ve daha sonra yetişkinliğinin büyük kısmını beraber geçirdiği en yakın arkadaşlarından biri Harper Lee’dir. Lee’yi, sinema uyarlamasında Gregory Peck tarafından canlandırılan Atticus Finch karakterini hafızamızdan çıkaramadığımız, aynı zamanda da tek yayınlanmış romanı olan, 1960 tarihli unutulmaz “Bülbülü Öldürmek” (To Kill a Mockingbird) ile tanıyoruz.
Okuduklarım
Her sayıda, okuduğum kitaplardan biri için Goodreads’e yazdığım incelemeyi paylaşıyorum.
Prokrastineyşın
Öncelikle kitabın tam başlığını yazmak istiyorum. İngilizcesi şöyle “Solving the Procrastination Puzzle: A Concise Guide to Strategies for Change”. Türkçesi ise böyle: “Prokrastineyşın: Başlanıp Bitirilmesi Gereken İşleri İnatla Erteleme, Savsaklama ve Oturup Çalışmak Yerine Ivır Zıvır Şeylerle Oyalanma Alışkanlığıyla Mücadele Kılavuzu”. 120 sayfalık bir eserin ismi için haddinden fazla uzun olması küçük bir şaka gibi olsa da, kitabın şakası yok, yaydan fırlamış bir ok gibi net ve hedef odaklı. Timothy Pychyl, yıllardır erteleme davranışı üzerine çalışan bir akademisyen ve bu kitapta da akademik bilgiyle gündelik dili dengede tutuyor. Yani bilimsel deneylere yer verdiği gibi, insan hikâyeleri de anlatıyor. Bölümler kısa, doğrudan ve gereksiz motivasyon cümlelerinden arındırılmış. Özellikle bölüm sonlarındaki takip çizelgeleri, “hadi değiş” demektense, okuru aktif farkındalığa davet ediyor. Kitap büyük mesajlar vermiyor, hayat dersi dağıtmıyor. Kitabın sonlarında yazar şöyle diyor:
Nihayetinde savsaklamayla ilgili bir kitap okumakta olduğunuzu da göz önüne alarak dirençten ziyade risk tarafında olduğunuzu varsayıyorum.
Bu tespit beni çok güldürdü. Özellikle spora başlamayı ertelemeyle ilgili örnek verdiği ve çözüm önerileri sunduğu bölümü çok beğendim. Çalışan, ebeveyn veya bunların kombinasyonu olan 30 yaş üstü herkesi ilgilendireceğini düşünüyorum. Kitabı rahatlıkla öneriyorum.

İzlediklerim
Her sayıda, izlediğim film veya dizilerden biri için yazdığım bir incelemeye yer veriyorum.
Sentimental Value
Yirmi birinci yüzyılın en iyi yönetmenleri arasına adını şimdiden ekleyebileceğimiz Joachim Trier’in 2025 tarihli filmi Sentimental Value (Affeksjonsverdi) Cannes’daki ikincilik başarısından sonra geçen hafta açıklandığı üzere 9 dalda da Oscar adayı olmuş vaziyette. 4 başrol oyuncusunun yanında senaryo, yönetmen ve film dallarında da adaylık aldığını belirteyim; yani şansları yaver giderse belki bir büyük beşliyle (en önemli 5 kategorideki ödüle de layık görülen film) daha karşılaşabiliriz. Trier’in bir önceki filmi olan The Worst Person in the World’ü 39. sayıda değerlendirmiştim, arzu edenler ona da göz atabilir.
Şimdi, yine metaforik ve katmanlı bir filmle baş başa olduğumuz için film okumasından spoiler almak istemeyenleri önceden uyarmış olayım. Film farklı okumalara açık, ancak ben iki çekirdek buldum, ikisini de ayrı ayrı rasyonalize edebiliyorum. O sebeple yorumu size bırakıyorum.
İlki biraz daha bariz olacak biçimde, parçalanma/bozulma ve (dikkat) tamir olma. Harika başlangıçta ileri düzey bir sahne korkusu geçiren Nora’nın kostümünü parçalaması ve terzilerin bantlaması ilk örneğim. Başlı başına bir karakter gibi olan o görkemli konağın duvarındaki çatlak ve filmin sonunda renove olması. Agnes’in çocukken canlandırdığı film karakterinin Nazilerden kaçarken trajik bir biçimde kardeşinden ayrılması, ancak buna zıt olarak Agnes’in büyüdüğünde bir aile kurması, sonunda da ablasıyla duygu birliğine varması. Nora’nın evli erkek arkadaşının parçalanan ailesi, ilişkisi ve manevi anlamda Nora’dan aldığı yük. Gustav’ın evi terk ettikten yıllar sonra büyük kızı Nora için yazdığı senaryo ile ilişkisini tamir etmesi. Gustav’ın kalp krizinden dönmesi ve filmini çekebilmesi. Gustav’ın Amerikalı aktris Rachel’ı önce manipüle ederek çevresinden koparması, sonra ise kızı yerine koyup azat ederek iyileştirmesi. Bir çırpıda aklıma gelen hepsi güçlü metaforlar üzerinden çekirdeği bu şekilde yorumlayabiliyorum.
İkincisi ise bence biraz daha gizli bir çekirdek. Buna da özetle geç kalma, faz farkı yaratma diyebilirim. Filmin görkemli açılışı metafor anlamında bu yola da çıkıyor. Nora’nın sahne arkasında yaşadığı kriz dolayısıyla geç başlayan oyunu (Ibsen’in Bebek Evi), Gustav’ın torunu Erik’e getirdiği The Piano Teacher, Irreversible gibi çocuğun yaşına uygun olmayan filmler ve metafor içinde metafor olarak zaten Agneslerin evinde DVD oynatıcı olmaması (yani geçmişten kalma bir teknolojinin geç kalması), Gustav’ın çok başarılı filminden sonra ikinci film için 20 yıl beklemesi, bu arada beraber çalıştığı ekibin yaşlanması, Nora’nın senaryoyu geç okuması, Agnes’in canlandırdığı karakteri yıllar sonra anlaması, Rachel’ın canlandırmaya çalıştığı karakterin hep bir adım gerisinde olduğunu iletmesi, film içindeki filmin final sahnesinde intihar ihtimalinin çalan kapı ziliyle ertelenmesi bu noktada aklıma gelen örnekler. Kızların evde terapi veren annelerini dinlemek için ısıtma borularını kullanmaları bile bence bu anlamda önemli bir metafor, zira hem alt kat - üst kat arası bir faz farkı yaratıyor, hem de sesler bu borudan geldiği için bir miktar gecikmeli ulaşıyor. Yıllar sonra Gustav’ın eve gelişini bile geç fark ediyorlar.
Filme adını veren Sentimental Value’yu bünyesinde toplayan metaforik obje, yani Agnes’in Nora’ya alması için ilettiği manevi değeri olan vazo ise bu iki çekirdeğin bence birleşimi gibi. Vazoyu aldıktan sonra Amerikalı aktris Rachel’ın geleceğini fark eden Nora, evden hızla kaçarken neredeyse vazoyu düşürüyor, ancak vazo kırılmıyor; yani bir nevi parçalanmaya ramak kalmışken tamir oluyor. Bu şekilde kaçınca Rachel ile karşılaşmaları da ertelenmiş oluyor.
Kuvvetli çekirdeğini metaforlarla böyle bezeyen filmler nadir geliyor. Şu an sinemalarda gösterimi devam ederken kesinlikle öneriyorum.

Kapatırken
Kendimce Düşünceler, sadık bir dost gibi, iki haftada bir pazar sabahları söz verdiği saat olan 9:00 sularında bülten formatında e-postalarınızdaki yerini alıyor. Size ilham vermesi, yukarıdaki gibi film ve kitap önerilerine erişebilmeniz için tek yapmanız gereken ücretsiz bir biçimde abone olmak.
Keyif aldıysanız kalp simgesine (❤️) tıklayarak beğenilerinizi gönderebilir, bültenin hemen altına yorum ekleyebilirsiniz (💬). Paylaşmak isterseniz restack butonunu kullanarak (🔁) ve aşağıdaki butona tıklayarak Kendimce Düşünceler bültenini paylaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere, sevgiyle kalın 👋








Yine dopdolu bir blog olmuş.
Hepsi birbirinden kıymetli eserler elinize sağlık. Devam ederken
Serendipity yi seçiyorum 🍀
ve ne alaka diyebiliriz ama divan şiiri ile bir yerden kesiştiğini düşünüyorum.
Divan şiirinde kavuşmak yoktur aşık ile sevgili arasında.
Sadece uzaktan PLATONik bir aşkın yüceltildiği bir şiir kültürü diyebilirim. Şiirin temel dinamiği tamamlanmama etrafına kurulu. Filmdeki bekleyiş ve arzu, hatta “kader” düşüncesi biraz bu yönüyle divan siiini anımsatıyor bence. Sonda bahsettiğiniz filmi de izlemeye çalışacağım. Mutlu pazarlar
Çok güzel bir yazı yine. Sanırım en çok oyunu sevdim. Bahsedilen filmleri de izleyeceğim. Serendipity'i seneler önce izlemiştim ama bu oyuncular yine yine izlenir bence. İnsanı mutlu eden filmler kategorisinde benim için. Teşekkürler emek ve paylaşım için.