Kendimce Düşünceler - 65: Sürdürmek İçin Ara Vermek
İkinci sezon finali. ☀️ Dağlarına Bahar Gelmiş. ✍️ Beşli Çağrışım: "Lozan Barış Antlaşması -> Okapi" 💭 Oku: "Bu Yıl Romanını Yazıyorsun" 📚 İzle: "Three Thousand Years of Longing" 🎬
☀️ Başlarken
Kendimce Düşünceler’in 65. sayısından herkese merhaba!
Bu yayını iki haftada bir merakla bekleyen, takip eden, okuyan; yorumlarını, paylaşımlarını, beğenilerini esirgemeyen herkese öncelikle selamlarımı göndermek istiyorum. Düşüncelerini kelimelere döken herkes, günlük bile yazıyor olsa, birilerinin yazdıklarını okumasını ister. Kendimce Düşünceler’i kaleme alırken benim hayalim de yazdıklarımın orada olduğunu bildiğim birilerinin zihnine, yüreğine dokunabilmesi; anılarına umutla mendil sallayabilmesi, düştüyse el uzatıp yerden kaldırabilmesiydi. İkinci sezonu 65. sayı itibarıyla tamamlıyoruz. Ne şanslıyım ki bu yayın her okuyan için benzersiz bir ses, herkesten farklı bir bakış hâline dönüştü. Her sayfası okunan eski pazar ilavelerinin rolüne soyunan bu minik fanzini ilginizi ayırarak desteklediğiniz için teşekkür ederim.
Üçüncü sezon —tahminen Eylül sonu ya da Ekim başında— başlayana dek, iki haftada bir Kendimce Düşünceler arşivinden seçtiğim yazıları bugünkü düşüncelerimle harmanlayarak sizlere sunmak istiyorum. Gerek bu yazılardan, gerekse de yeni sezonun ilk sayısından erkenden haberdar olmak isterseniz bu yayına abone olmanız beni çok mutlu eder.
Her zamanki gibi sevgi ve şans yanınızda olsun. 🍀
Friends dizisinden Ross’un sezonlar boyu tekrarladığı repliği hatırlar mısınız?
We were on a break! / Ara vermiştik!
Dizinin romantik özneleri Ross Geller ve Rachel Green’in yıllara yayılan inişli çıkışlı birlikteliği üçüncü sezonda ilişkilerine ara vermeleriyle yeni bir döneme girer. Tabii verilen aranın ne anlama geldiği ve hangi kurallara bağlı olduğu Ross ve Rachel tarafından aynı şekilde yorumlanmaz. Aranın sınırlarını kendi keyfine göre genişleten Ross, hayatının aşkı Rachel’ı inciteceğini düşünmediği hovardalığını sezonlar boyu “ara vermiştik” bahanesiyle haklı çıkarmaya çalışır.
Dizinin neredeyse otuz yıllık olduğunu hatırlatıp artık spoiler saymamanızı rica ederek devam edeyim: Ross ve Rachel’ın zaman zaman alevlenip sönen ilişkisi, ancak onuncu sezonun finalinde yeniden çift olmalarıyla neticelenir. Demek ki mutlulukları için eksik olan yalnızca altı sezon ve bir de çocukmuş. Daha sakin bir ilişkide akla gelmeyecek olsa da, onlarınki gibi fırtınalı bir hikâye ister istemez şu olasılığı düşündürüyor:
Ya ara vermeselerdi?
Sonunda çift olarak bir araya gelebilirler miydi?
Bir problemi çözemediğimiz zaman ilk refleksimiz çözüm yollarını iyice zorlamak olur. Oysa mutlaka kendinizden de bir örnek bulabileceğiniz gibi, çoğu kez problemin çözümünü bambaşka bir işe dalmışken buluruz. Tabii en iyi fikirlerin akla tuvalette geldiğiyle ilgili şehir efsanesinin kaynağı herhalde fayansların kalitesi olamaz, öyle değil mi? İngiliz sosyolog Graham Wallas, daha 1926 yılında yaratıcı düşüncenin dört aşamasından biri olarak inkübasyondan söz etmişti. Bugün inkübasyon etkisi (incubation effect) adıyla incelenen bu olgu, tam da burada tarif ettiğimiz durumu anlatıyor. İyi fikirler, çözülemeyen sorunlar, tıkanıklıklar ancak bu kuluçka döneminden sonra aydınlanmaya yer açabiliyor.
Oysa çoğu zaman, oyundan kalkmak istemediği için tuvalete yetişemeyen bir çocuk gibi elimizdekilere öyle tutkuyla odaklanırız ki, mola vermenin erdemlerini ve faydalarını göz ardı ederiz. Sonucunu bekleyen parlak fikirler, zamana bırakılması gereken aşk kıvılcımları, yazı masasının başında sayfaya dökülmeye hasret kelimeler kuş olup uçar, çiş olup kaçar. Elinizden kaçacağından korkarken yeterli özeni gösteremediğiniz bir şeyi, bazen ancak Passenger’ın şarkısındaki gibi serbest bırakarak gerçekten koruyabilirsiniz.
Hadi gelin sezonun son sayfasını birlikte çevirelim.
✍️ Blogumdan
Her sayıda blogumdan bir pasaj paylaşıyorum.
Dağlarına Bahar Gelmiş
Evde kalmak istemiyordu, fakat dışarıda olmak da değildi istediği. Yeni bir saat de parçalanmış zamanın izini aynı sürüyordu, buradan Hindistan patlak pabuçlarla da pek uzaktı. Bombelen sen de astigmatlar gibi göz merceği, bir masumiyeti daha az güzel gösteremez ki kusurlu göz bebekleri.
Bir dağ var. O masal dağları gibi değil, ilkokul çocuğunun resmi gibi küçük Everest de değil; Rocky 4'teki gibi uzayan, ama ilkbahar zamanı yeşillenmiş dağlar. Koşuyor dağlarda. Dikkat et adamım, bedenimde mahsur kaldım deme; aslında nelere gücün olduğunu bir bilsen sevinçten uçarsın bile. Rüya mı görüyorum, dedi. Yüksek çıkıyordu sesi, kontrol edemiyordu, yankılanıyordu dağlarda:
"Ne güzel, ne güzel şey hürriyet!"
💭 Beşli Çağrışım
Her sayıda beşli çağrışım isimli bir oyun oynuyoruz. Oyunun amacı, birbiriyle başlangıçta ilintisiz görünen iki kişi veya kavramı beş maddede buluşturmak. Bu sayıda Lozan Barış Antlaşması’ndan yola çıkarak okapiye ulaşıyoruz.
24 Temmuz 1923, ülkemizin işgal ve esaretten resmen kurtuluş belgesi, askeri ve diplomatik zaferinin ilanı sayılan Lozan Barış Antlaşması’nın imzalandığı tarihtir. 103. yılı kutlu olsun!
Aylar süren Lozan Konferansı için, bu tür görüşmelerde âdet olduğu üzere özel ve tarihî bir bina seçilmiştir. Konferans Leman Gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace otelinde yapılmıştır.
Otel o dönem birden çok ortak tarafından sahiplenilmiş olsa da, bugün İsviçre’nin en bilinen ailelerinden olan Sandoz Aile Vakfı’na aittir.
Sandoz ailesi 1886’da kurulan ilaç şirketiyle dünyaca tanınmıştır. Y kuşağının çocukluğuna ait favori takviyelerden Kalsiyum Sandoz isminin nereden geldiğini anlamışsınızdır. Efervesan tabletle özdeşleşmiş Sandoz kelimesini lügatimize kazandıran firma, 1990’larda Basel merkezli Novartis ilaç şirketiyle birleşti.
Basel’de görülmeye değer yerlerden birinin de hayvanat bahçesi olduğunu söylemek gerekir. Bu hayvanat bahçesinde yaşayan, aşina olmadığımız pek çok türden biri de okapi. Zürafagillerden olmasına rağmen daha çok zebraya benzeyen okapiler, bu sebeple zebra zürafası olarak da anılır.
Bu sayıda beşli çağrışımı şöyle yaptık:
Lozan Barış Antlaşması → Beau-Rivage Palace → Sandoz Aile Vakfı → Kalsiyum Sandoz / Novartis / Basel → Basel Hayvanat Bahçesi / Okapi
Siz de ilk ve son adımların arasında kendi istediğiniz gibi çağrışım yaparak yorumlarda paylaşabilirsiniz. Beşli çağrışım önerileriniz için abonelere açık olan sohbet bölümüne beklerim.
📚 Okuduklarım
Her sayıda, okuduğum kitaplardan biri için Goodreads’e yazdığım incelemeyi paylaşıyorum.
Bu Yıl Romanını Yazıyorsun
Tüm zamanların en üretken polisiye yazarlarından biri olan Amerikalı romancı Walter Mosley’den hap gibi bir roman yazma kılavuzu. Ünlü yazarların, yazarlık mesleği üzerine kitapları genellikle otobiyografiyle deneme arasında gidip gelir. Birçok tüyo içerir ancak bütün kitabın içinden cımbızla çekmek gerekir. Mosley’nin eseri ise adeta bu işin ders kitabı gibi, neler yapman ve nelerden kaçınman gerektiğini örneklerle anlatıyor. Gerisi bu iş için döktüğün tere ve gösterdiğin yılmazlığa bakıyor. Kitabın bana en çok hitap eden kısmı, sıfırdan başlayan birinin romanını yazmasına dair gerçekçi bir plan sunabilecek kadar bu işi ayakları yere basar hale getirmesi. Yani nurlu ufuklardaki belirsiz bir hedef olmaktan çıkarması. Kendi başına “yazamıyorum” zincirinden kurtarması bile motive edici. İlgisi olanlara tavsiye edilir. Yeni basımı olmadığı için sahaflarda bulabilirsiniz.

🎬 İzlediklerim
Her sayıda, izlediğim film veya dizilerden biri için yazdığım bir incelemeye yer veriyorum.
Three Thousand Years of Longing
Prof. Dr. Nevzat Kaya’nın The Odyssey’le ilgili “Christopher Nolan efsaneyi sekülerleştirmiş” yorumu beni çok güldürdü (izlemek isteyenler için buraya link bıraktım). Wolfgang Petersen’in Troy’u vaktiyle olayı daha da abartıp mitolojiden doğaüstünü olduğu gibi çıkarmıştı bildiğiniz gibi. Bunun üzerine ben de bu sayıda, içinde doğaüstü ne varsa barındıran 2022 tarihli keyifli George Miller epiği Three Thousand Years of Longing’den bahsetmek istedim.
İstanbul’a gelen Profesör Alithea’nın (Tilda Swinton) Kapalıçarşı’dan aldığı çeşmibülbülün içinden bir cin (İdris Elba) çıkar ve ona üç dilek hakkı verir. Bu üç dilek bizleri cinin geçmişine dair üç eski hikâyeye götürür. İlki Kral Süleyman ile Saba Melikesi Belkıs’a, ikincisi 16. ve 17. yüzyıl Osmanlı sarayına, üçüncüsü ise 19. yüzyıl Suriçi İstanbul’unda yaşayan, bilgiye aç genç bir kadın olan Zefir’e uzanır.
A.S. Byatt’ın Bülbülün Gözündeki Cin öyküsünden uyarlanan film bizler için tanıdık coğrafyaları oryantalizme düşmeden aktarmayı başarmış. Bence filmin asıl meselesi “yalnız ve özgür olmak mı, yoksa sevdiğinle ve prangalı olmak mı?” sorusu üzerine kurulu. Bunu anlatırken gezindiği masallar ilgi çekici. Bir an kendinizi bir İhsan Oktay Anar kitabının içindeymiş gibi hissedebilirsiniz. Özgürlüğün, belki de dileklerin gerçekleşmesinden çok hangilerinden vazgeçebildiğimize bağlı olduğunu fark edebilirsiniz. Şu aralar TOD platformu üzerinden izleyebilirsiniz. Öneririm.

✨ Kapatırken
Kendimce Düşünceler, iki sezon boyunca sadık bir dost gibi iki haftada bir pazar sabahları e-postalarınızdaki yerini aldı. Şimdi kısa bir mola veriyor; arşivden yenilenen yazılarla görüşmeye devam edecek, üçüncü sezonuyla sonbaharda yeniden dönecek.
Yeni sezonun ilk sayısını kaçırmamak için abone olabilirsiniz.
Keyif aldıysanız kalp simgesine (❤️) tıklayarak beğenilerinizi gönderebilir, bültenin hemen altına yorum ekleyebilirsiniz (💬).
Paylaşmak isterseniz restack butonunu kullanarak (🔁) ve aşağıdaki butona tıklayarak Kendimce Düşünceler bültenini paylaşabilirsiniz.
Geçen sayıya buradan göz atabilirsiniz:
Görüşmek üzere, sevgiyle kalın! 👋








Biliyorum derleyip toparlamak kolay değil ama gel şunu her pazar yap adaşım. Yazının lezzeti bambaşka 👏👏👏👏🍀🍀🍀