☀️ Başlarken
Kendimce Düşünceler’in üçüncü sezonunun ikinci sayısından herkese merhaba!
T. S. Eliot’un Dört Kuartet’inin son bölümünden şu mısralara bakalım, çeviri bana ait:
And the end of all our exploring
Will be to arrive where we started
And know the place for the first time.Ve tüm keşfetmelerimizin sonu
Varmak olacak başladığımız yere
Ve ilk defa tanıyacağız orayı
Kaybedip bulduğumuz eşyaların kıymete binmesi gibi, bazen özdeğerimizi anlamak için kendimiz de kaybolup geri döneriz. Bu kayboluş çoğunlukla kendi içimize doğru olur. Ancak döndüğümüzde bulduğumuz kişi aynı değildir.
Her sayıda, bu yolculuklarda keşfettiğimiz yeni yanlarımızı tanımak ve benimsemek için yollar arıyorum. İki haftada bir siz de bu arayış motorunda1 birlikte kaybolmak isterseniz bu yayına abone olmanız beni çok mutlu eder.
Her zamanki gibi sevgi ve şans yanınızda olsun. 🍀
İtalyan asıllı Amerikalı yazar ve çizer Leo Lionni’nin çocuk kitaplarını çok seviyorum. Lionni özellikle kolaj tarzı çizimleriyle ayrışıyor ve renkli kâğıtları katlayarak ürettiği görseller üzerinden bir dünya kuruyor; yanlarına eklediği basit çizimlerle de çok şey anlatabiliyor. Yazarın en sevdiğim kitabı ise kesinlikle Pezzettino. İtalyancada küçük parçacık anlamına gelen bu sözcük, kitabımızın kahramanının da ismi.
Pezzettino öylesine küçüktür ki kendi başına bir şey olamayacağını, ancak bir başkasının parçası olabileceğini düşünür. Kimin parçası olduğunu araştırmak için de koşan, güçlü olan, yüzen, uçan, dağa çıkan ve bilge olan dostlarına sorar. Her defasında ise hemen hemen aynı cevabı alır:
Bir parçam eksik olsaydı, şu an yapabildiğim şeyleri yapabilir miydim?
Bilge olan, ona kimin parçası olduğunu bulabilmesi için bir adaya gitmesini tavsiye eder. Pezzettino adaya gider ancak ada yalnızca taşlarla kaplıdır. Yürürken takılıp düşer ve onlarca parçaya ayrılır. İşte o zaman kendisinin de küçük parçalardan oluştuğunu anlayarak sevinir. Parçalarını birleştirip arkadaşlarının yanına geri döner ve büyük bir sevinçle, hiç unutamayacağım şu sözü eder:
Ben, benmişim!
Bu söz beni her okuyuşumda etkiliyor, çünkü bu çok temel bilgiyi anlamak için insanın bazen Pezzettino gibi taşlı adalara yolculuk yapıp kendini parçalayıp geri dönmesi gerekebiliyor.
Avusturya kökenli Amerikalı psikanalist Heinz Kohut’un ortaya koyduğu Kendilik Teorisi’ne göre insanın çocukluktan itibaren sağlıklı bir kendilik algısı geliştirebilmesi için başkalarıyla kurduğu ilişkilerde üç temel ihtiyacı var.
Aynalama: Varlığımızın başkaları tarafından değerli görülmesi.
İdealizasyon: Güvenebileceğimiz ve örnek alabileceğimiz birinin varlığı.
İkizlik: Kendimize benzeyen insanlarla özdeşleşebilmek ve aidiyet hissedebilmek.
Kohut’un sözünü ettiği kendilik ihtiyaçlarını düşünürken aklıma mitolojiden, kendisini başkalarının gözünden ziyade yalnızca kendi yansımasında arayan talihsiz bir karakter geliyor. Narcissus sudaki kendi yansımasını o kadar beğenir ki başka hiçbir şey yapmadan kendisine bakar. Bir süre sonra ölür ve bulunduğu yerde bir çiçek biter. Nergis çiçeğinin ismi de narsisizm sözcüğü de Narcissus’tan gelir. Buraya kadar olan öyküyü efsaneleri seven pek çoğumuz biliriz.
Öykünün bir de az bilinen başı var. Ekho isimli güzel sesli bir peri, Tanrıça Hera tarafından yalnızca karşısındakinin sözlerini tekrarlamakla lanetlenmiştir. Ekho, Narcissus’a âşık olur ancak onunla konuştuğunda yalnızca söylediklerini tekrarlayabildiği için aşkını anlatamaz ve küçümsenir. Kahrından dağlara çekilir ve geriye yalnızca yankısı (eko sözcüğünün nereden geldiğini anlamışsınızdır) kalır. Narcissus’un kendi yansımasına âşık olması, bazı anlatımlarda Ekho’nun aşkını karşılıksız bırakmasının cezasıdır.
Pezzettino kendisini başkalarının bir parçası sanacak kadar küçümserken Narcissus kendisinden başkasını göremeyecek kadar büyütüyor. Oysa insanın kendisini bilmesi ne yalnızca başkalarının gözünden bakmakla ne de sadece kendi yansımasına hayran olmakla mümkün.
Ezcümle, kendinizi sevin ama abartmayın. Sizi anlamaya çalışanları, bazen yalnızca sizi tekrarlıyor gibi görünseler de karşılıksız bırakmayın.
Hadi bu sayının sayfalarını birlikte çevirelim.
✍️ Kelimelerimiz
Her sayıda zengin dilimizin az bilinen bir güzel kelimesini tanıtıyorum.
Berhava
Benim gibi Attilâ İlhan şiirlerini sevenler bu kelimeyi Emperyal Oteli şiirinden hatırlayacaktır.
Emperyal Oteli’nde bu sonbahar
Bu camların nokta nokta hüznü
Bu bizim berhava olmuşluğumuz
Bir nokta bir hat kalmışlığımız
Bu rezil bu çarşamba günü
İntihar etmiş kötümser yapraklar
Öksürüklü aksırıklı bu takvim
Ben hiç böylesini görmemiştim
Vurdun kanıma girdin itirazım var
Farsça ber (üste, yukarıya) ve Arapça hevâ (hava) kelimelerinden türeyip dilimize geçmiş oldukça eski bir sözcük bu. Kelimenin tam anlamı havaya uçurmak; yani bitirmek, yok etmek anlamına geliyor. Eski dilde bir şeyin yok olmasının buhar olup uçmak biçiminde söylenmesi bu kelimede bana ilginç gelen taraf. Kendimce Düşünceler’in 45. sayısında ghosting sözcüğü dilimize nasıl çevrilebilir diye tartışmıştık, berhava olmak ona da bir karşılık olur mu sizce?
💭 Beşli Çağrışım
Her sayıda beşli çağrışım isimli bir oyun oynuyoruz. Oyunun amacı, birbiriyle başlangıçta ilintisiz görünen iki kişi veya kavramı beş maddede buluşturmak. Bu sayıda Alaska Günü’nden yola çıkarak Auguste Maquet’e ulaşıyoruz.
1867’de iç savaştan yeni çıkmış olan ABD, Rusya İmparatorluğu’na bağlı olan Alaska topraklarını 7,2 milyon dolar karşılığında satın aldı. 18 Ekim 1867’de resmiyet kazanan bu olay Alaska Günü olarak her yıl eyalet çapında anılır.
Rusya’yı Alaska’yı satmaya götüren olaylardan biri 1856’da biten Kırım Savaşı’dır. Rusya’ya karşı Osmanlı İmparatorluğu, Fransa, Birleşik Krallık ve Sardinya Krallığı (İtalya henüz birleşmemişti) galibiyet elde etti. Savaş Rusya için ekonomik bir yıkıma sebep oldu. İlginç olan savaşı kazanan tarafta olmasına karşın Osmanlıların dış borçlanma sürecinin de bu savaşla başlamış olmasıdır.
Rusya’yı Kırım Savaşı’na sokan Çar I. Nikolay klasik bir otokrat olarak ülkenin ilerlemesini 30 yıl boyunca durdurmasıyla anılır. 1825 tarihli Aralıkçılar İsyanı sürecinde çıkan veraset krizinde tahta geçen Çar, 1855’te savaşın sonunu göremeden vefat etmiştir.
Otokrat çarın yazar ve düşünürlerle de sorun yaşadığı biliniyor. Örneğin Çar I. Nikolay’ın emriyle Rusya’ya girişinin yasaklandığı iddia edilen Fransız yazar Alexandre Dumas, ancak savaş sonrası ülkeyi tekrar ziyaret edebilecek ve seyahat yazılarını kitaplaştıracaktır.
1844 tarihli Üç Silahşorlar ve 1846 tarihli Monte Kristo Kontu kitaplarıyla ölümsüzleşen Dumas’nın pek bilinmeyen bir de yazı ortağı vardı. Dumas’nın her iki eserinin de çatısını kurduğu ve ağır işçiliğini yaptığı söylenen yazar Auguste Maquet’in ne yazık ki kitaplarda imzası yoktur. Bugün gölge/hayalet yazarlık denilen mesleğin erbabı sayılacak Maquet’i buradan anmış olalım.
Bu sayıda beşli çağrışımı şöyle yaptık:
Alaska Günü → Kırım Savaşı → Çar I. Nikolay → Alexandre Dumas → Auguste Maquet
Siz de ilk ve son adımların arasında kendi istediğiniz gibi çağrışım yaparak yorumlarda paylaşabilirsiniz. Beşli çağrışım önerileriniz için abonelere açık olan sohbet bölümüne beklerim.
📚 Okuduklarım
Her sayıda, okuduğum kitaplardan biri için Goodreads’e yazdığım incelemeyi paylaşıyorum.
Fizik ve Kerevizler - Evrenin Görünmeyen Güzelliği
Bilim anlatıcılığı özel bir meziyet. İyi bir bilim insanı olmak, bilimsel konuları iyi anlatabilmek anlamına gelmiyor. Bence bilim anlatısını çok iyi yapan üç isim var. İlki tabii ki orijinal Kozmos dizisiyle astrofiziği topluma sevdiren Carl Sagan. Diğerleri ise Sagan’ın doğrudan veliahtı diyebileceğim Neil deGrasse Tyson ve özellikle Youtube’da parlayan Rebecca Smethurst, namıdiğer Dr. Becky. Benim şu ana kadar tanımadığım Şilili bir akademisyen olan Andrés Gomberoff bence bu seçkin listenin içine girebilecek düzeyde iyi bir fizik anlatısı yapmış Fizik ve Kerevizler kitabında. En temel bilimsel kavramlardan başlayarak anlatımını metaforlarla hatırlanır kılan (örneğin periyodik tablodaki elementleri güzel bir restoranda yenilen bir yemek metaforu üzerinden anlattığı bölüm) yazar, popüler kültürden verdiği örnekler ve bağdaştırdığı kavramlarla oldukça eğlenceli bir okuma deneyimi de yaratıyor. Oyuncu ve şarkıcı Olivia Newton-John’un (Grease filminden hatırlarsınız) dedesinin kuantum mekaniğinin öncülerinden Nobel ödüllü fizikçi Max Born olduğunu öğrenmek gerçekten ilginç oldu. “Gökyüzü neden mavidir?” gibi basit soruların cevabını hatırlamak da. Kitapla ilgili bana şaşırtıcı gelen bir nokta ise, orijinal adının birebir Türkçe çevirisinin Fizik ve Patlıcanlar olması. Ülkemizde çeşitli farklı yemeklerin başrolünü almış bu tanıdık sebzeye editörler kıyamamış ve portakallı pişirme tekniği ile tanışmadan önce on yıllarca çocukların kâbusu olmuş talihsiz kerevizi kurban seçmişler. Bilim tarihi okumayı sevenlere, hatta genel anlamda meraklı olan herkese öneririm.

🎬 İzlediklerim
Her sayıda, izlediğim film veya dizilerden biri için yazdığım bir incelemeye yer veriyorum.
T2 Trainspotting
1996 yapımı Trainspotting filmini kim unutabilir? Lou Reed'in efsanevi şarkısı Perfect Day'i, yayımlanmasından yirmi yılı aşkın süre sonra yeniden popülerleştiren filmden söz ediyorum. 1994’te gösterime giren Shallow Grave (Mezarını Derin Kaz) filmiyle ün kazanmaya başlamış gencecik bir yönetmen ve aktör ikilisi, Danny Boyle ve Ewan McGregor. Yeraltı edebiyatının simgelerinden Irvine Welsh’in yarı otobiyografik romanının bu nefis uyarlaması herhalde Requiem for a Dream ile birlikte uyuşturucunun yarattığı felaketler hakkında tüm zamanların en iyi iki filminden biri.
2017 tarihli T2 Trainspotting, ilk filmden yirmi yıl sonra geçiyor. İlk filmi izlemeyenler için spoiler olmasın ancak, McGregor’un oynadığı Renton karakteri yirmi yıl sonra “arkadaşları” Spud, Sick Boy ve Begbie’nin yaşadığı ana ocağı Edinburgh’a geri dönüyor ve tüm karakterler kaybolan yıllarıyla yüzleşiyor. Welsh’in 2002 tarihli devam kitabından da etkilenen film bana kalırsa açık bırakılan birçok ucu da kapatıyor. İlk filmin aksine bu, kaçışlarla ilgili olmaktan ziyade geri dönüşlerle ilgili bir hikâye. Her iki film de bir ülke olarak İskoçya’nın, özellikle de Edinburgh’un işçi mahallelerinin portresini çizerken, ikinci filmde yeni eklenen Veronika karakteri üzerinden, göçlerle şekillenen yeni Avrupa, cinsiyet eşitsizliği ve ekonomik adaletsizlik de bence oldukça güçlü vurgulanıyor. Filmin Brexit referandumunun yaşandığı dönemde çekildiğini unutmamak gerekiyor. Sert ve çarpıcı olan ilk filmin aksine, T2’nin daha olgun ve duygusal olduğunu da söylemem lazım. Danny Boyle filmlerini sevenler başta olmak üzere öneririm. Şu sıralar TOD üzerinden izleyebilirsiniz.

✨ Kapatırken
Kendimce Düşünceler, sadık bir dost gibi, iki haftada bir pazar sabahları 09:00 sularında e-postalarınızdaki yerini alıyor.
İlham veren düşünceler, film ve kitap önerileri içeren bu yazılar birikir.
Kaçırmamak için abone olabilirsiniz.
Keyif aldıysanız kalp simgesine (❤️) tıklayarak beğenilerinizi gönderebilir, bültenin hemen altına yorum ekleyebilirsiniz (💬).
Paylaşmak isterseniz restack butonunu kullanarak (🔁) ve aşağıdaki butona tıklayarak Kendimce Düşünceler bültenini paylaşabilirsiniz.
Geçen sayıya buradan göz atabilirsiniz:
Görüşmek üzere, sevgiyle kalın! 👋
Organize İşler: Karun Hazinesi izleyenlere selam.







Pezzettino, üzümlü kekim 🥹
Fizik ve Kerevizler için de çok teşekkürler, listeme ekledim.